Özel Dosya - Nazım Hikmet - Elif Akpolat

Vatan Şairi Nazım Hikmet…

Gelecekteki güzel günlere yönelik umudunu koruyan; insanca yaşamı, paylaşmayı, özgürlüğü, eşitliği, barış ve dostluğu güçlü kalemiyle hep savunan büyük şair. Halkın yanında, mazlumun, emekçinin yanı başındadır yeri hep. Yorgun kalbi ölene kadar hep onların yanında atmıştır. 

 

Yarısı burdaysa kalbimin

yarısı Çin’dedir, doktor.

Sarınehre doğru akan

ordunun içindedir.

 

Sonra, her şafak vakti, doktor,

her şafak vakti kalbim

Yunanistan’da kurşuna diziliyor.

 

Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp

revirden el ayak çekilince

kalbim Çamlıca’da bir harap konaktadır

her gece,

doktor.

 

Sonra, şu on yıldan bu yana

benim, fakir milletime ikram edebildiğim

bir tek elmam var elimde doktor,

bir kırmızı elma:

kalbim...

 

Ne arteryo skleroz, ne nikotin ne hapis,

işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden

bende bu angina pektoris...

 

Bakıyorum geceye demirlerden

ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen

kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor…

 

“Bu hasret bizim…” demişti şair. Onun hasreti, haklının hakkını almasına yönelik bir hasretti. Özgür bir dünyaya ve eşitliğe, aşka, direnmeye duyulan bir hasretin sesiydi şiirleri…

Ölmeden önce son eşi olan Vera’ya, “Verüsa, benim hakkımda yaz. Artık beni senden daha iyi bilen kimse yok. En ilginci, kimse benim de insan olduğumu, şiirlerimin ve kaderimin özünde bu gerçeğin yattığını düşünmüyor,” diyen; kedileri seven; karanlıktan, çitlerden, kilitlerden, izin belgelerinden, vizelerden nefret eden; alacakaranlıkta yalnız olmaktan korkan, kestane ağaçlarını, aydınlık evleri, düzenli sokakları, demokrat kentleri seven insandı o.

1961’de Berlin’de yazmış olduğu Otobiyografi adlı şiirde kendi yaşam serüvenini;

1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha 

geriye dönmeyi sevmem.

üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-parti konukluğu ve

on dördümden beri şairlik ederim. 

 

şeklinde ifade etmiştir.

Şair, 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu. Annesi Celile Hanım, babası Hikmet Nazım Bey’dir. Kalem-i Ecnebiye müdürlüğü yapan Hikmet Bey, Abdülhamit’in baskıcı yönetimi nedeniyle istifa edip ailesini Selanik’ten Halep’e, babası Vali Mehmet Nazım Paşa’nın yanına götürür. Celile Hanım, orada biri oğlan öbürü kız olmak üzere iki çocuk doğurur. Oğlu Ali İbrahim dizanteriye yakalanıp ölür. Aile, Halep’in ardından kısa bir süre Diyarbakır’da yaşayıp İstanbul’a göçer. Nazım Hikmet, ilkokulu Göztepe’deki Numune Mektebinde tamamlar. Galatasaray Sultanisinde eğitim hayatına devam eder. Ancak okul çok masraflı olduğu için kaydı bir yıl sonra Galatasaray’dan Nişantaşı Sultanisine alınır.

Sultani’de okurken örnek bir öğrenci olan Nazım’ın defterindeki 20 Haziran 1913 tarihli ilk şiiri Peryad-ı Vatan’dır. Bu şiiri, Yangın, Şehit Dayıma ve Samiye’nin Kedisi adlı şiirleri izlemiştir. Şiirleri beğenilip çocuk yaşında övgüler bile almaya başlamıştır. Hatta öğretmeni Yahya Kemal, Samiye’nin Kedisi şiirini okuduktan sonra şairin kız kardeşine ait olan kediyi görmek istemiş. Görünce şaşırıp, ‘Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın!’ demiştir.

Nazım Hikmet, 1917’de Nişantaşı Sultanisinden ayrılıp aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın önerisiyle Heybeliada Bahriye Mektebine gitmiştir. Bahriye’yi bitirdiğinde Hamidiye kruvazöründe güverte subaylığına başlar ancak kısa bir süre sonra ciğerlerinden hastalanır. Zatürre teşhisi konmuştur. Yapılan tetkiklerde subaylık yapamayacağı anlaşılınca 13 Mayıs 1921’de askerlikten çürüğe çıkar.

Nazım Hikmet’in 10 Ekim 1918’de Yeni Mecmua’da Mehmet Nazım imzasıyla Hala Servilerde Ağlıyorlar mı adlı şiiri yayımlanır. Aynı yıl Alemdar Dergisi’nin açtığı yarışmada Bir Dakika adlı şiiriyle birincilik kazanır. Genç şairin adı artık yavaş yavaş duyuluyor, kendisinden övgüyle bahsediliyordur.

İstanbul’un işgali ve ardından Mütareke Dönemi’ne girilir. Tüm ülkede yaşanan gelişmeler genç şairi üzmektedir. 1920’nin aralık ayında Gençlik adlı şiiri kaleme alır ve ulusun kurtuluşu için gençliği eyleme çağırır.

 

(...)

Git bugün o ıssız yollarda ağla

Dört yıldır her yerde can verirken ilk,

Bak bugün mukaddes duygularınla

Sana sus derlerken…

Haykır! Ey gençlik.

 

Nazım Hikmet, bu şiiri babasının masasına bırakarak Anadolu’daki milli mücadeleye katılmak için evden ayrılır. Arkadaşları Vâlâ Nureddin, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz’le birlikte 1 Ocak 1921 de Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna biner, İnebolu’da inerler. Genç şair, burada Anadolu halkının mihnetli hayatını yakından görür, sarsılır. Yedi günde yayan Ankara’ya ulaşırlar.

 

İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,

Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu

İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı

Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

İnebolu

 

Nazım Hikmet ve Vâlâ Nureddin kısa bir süre Ulus Taşhan’da kaldıktan sonra 1921’de Bolu Sultanisi Kısmı İptidai Muallimliğine atanırlar. Burada kısa süreli görev yaptıktan sonra öğrenimlerini ilerletmek için Rusya’ya gitmeye karar verirler. Rusya’da Doğu Ülkeleri Emekçilerinin Üniversitesine (KUTV) yazılırlar. Rusçanın yanında Fransızca da öğrenirler. Nazım, üniversitenin temsil kolunda görev alıp bol bol piyesler ve şiirler yazmaktadır. Bu sırada İstanbul’dan tanıdığı Muhiddin Bey ve kızı Nuzhet, Moskova’ya giderler. Kısa sürede karar verip evlenirler. Ancak şair, Mavi Gözlü Dev şiirini yazdığı kadınla ancak bir yıl evli kalacaktır.

 

O mavi gözlü bir devdi

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi.

bahçesinde ebruli

hanımeli

açan bir ev.

(…)

 

Nazım Hikmet, KUTV Üniversitesini bitirdikten sonra 1924’te Türkiye’ye geri dönmüştür. İstanbul’da bir yandan babasının işlerine yardım ederken bir yandan da N.H. ya da Ahmet imzasıyla Aydınlık Dergisi’nde yazılar, şiirler yazmıştır. Nazım, yazılarından dolayı izlenmeye başlamıştır. Bu durumdan kurtulmak için İzmir’e geçer. Bu sırada Şeyh Said İsyanı patlak verir. 4 Mart 1925’te Takriri Sükûn Kanunu çıkarılır ve çalıştığı Aydınlık Dergisi, diğer pek çok dergi gibi kapatılır.

1 Mart 1925’de yayınlanan bir bildiri nedeniyle Aydınlık’ın yazarlarının pek çoğu tutuklanır, Nazım Hikmet de İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında on beş yıla mahkûm edilir.

İzmir’de gizlenen şair, İstanbul’a geçip oradan da Moskova’ya kaçar. Suçsuz olduğuna inanmaktadır. Ancak yapacağı da bir şey kalmamıştır. Moskova’da iki yıl daha öğrenim görür. Bu defa Lena isimli bir tıp fakültesi öğrencisiyle evlenir.1924’te Bakü’de Güneşi İçenlerin Türküsü adıyla bir şiir kitabı yayımlanır. Aynı yıl af kanunu çıkarılır. Takriri Sükûn Kanunu kaldırılınca Nazım Hikmet, Türkiye’ye dönmeye karar verir. Batum üzerinden ülkeye giriş yapar ancak başkasının hüviyetiyle giriş yapmak istediği anlaşılınca Hopa’da yakalanır ve cezaevine atılır. Ancak cezaevinden kısa sürede salıverilir. Buradan çıktıktan sonra İstanbul’a gelir ve Resimli Ay Dergisi’nde ilk başlarda düzeltici olarak çalışmaya başlar, derginin bazı resim işlerini üstlenir. Ardından İmzasız Adam adıyla şiir ve yazı yayımlama imkânına tekrar kavuşur.

Şair için Sesini Kaybeden Şehir başlığıyla yazdığı, Resimli Ay’da çıkan şiirinde işçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturma başlatılır. Fakat 24 Mart 1930’da karar Yargıtay’da bozulur ve beraat eder. Aynı yıl Hatice Zekiye Pirayende (Piraye Hanım) ile evlenir. Aralık 1930’da toplu bir tutuklama yapılır. Nazım Hikmet içeri alınanlar arasındadır. Söylenene göre İstanbul’da bazı semtlerde duvarlara bildiriler asılmıştır, Nazım Hikmet de sorumlular arasındadır. Artık idamı söz konusudur. Bu durumdan eşi Piraye Hanım’a yazdığı mektup olan Karıma Mektup adlı şiirinde bahseder:

 

(...)

Karım benim,

İyi yürekli,

Altın renkli,

Gözleri baldan tatlı arım benim,

Ne diye yazdım sana

İstendiğini idamımın,

Daha ilk adımında

Ve bir şalgam gibi koparmıyorlar henüz

Kellesini adamın.

(...)

 

Şair, Cumhuriyet’in onuncu yılı vesilesiyle çıkarılan genel af neticesinde bir yıl hapiste yatarak Bursa Cezaevi’nden salıverilir. Çıkar çıkmaz iş aramaya başlar. Resimli Ay dergisi kapatılmış, geçim sıkıntısı çekmektedir. Kısa süre sonra Akşam Gazetesi’nde yazıları tekrar çıkmaya başlar ama kendi adını kullanmasına izin verilmez, bu defa Orhan Selim takma adını kullanır. Bu arada şiirler ve yazılar dışında piyesler kaleme alır. İpek Film’de senaryo yazıcılığı, dublaj yapıcılığı, rol dağıtıcılığı gibi işlerle de uğraşır. Ancak özgür günleri çok uzun sürmez, isyan ve ihtilal kokan kitaplar kaleme aldığı, askerî kişileri üstlerine karşı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle tekrar tutuklanır. İlk duruşması, 10 Ağustos 1938’de Erkin Zırhlısı’nda yapılır. Gidişat iyi değildir, durumun vahametini gören şair, Atatürk’e suçsuzluğunu anlatmak için bir mektup yazar:

 

Cumhur Reisi Atatürk’ün yüksek katına,

(...)

Askeri isyana teşvik etmedim

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bir an olsun düşünebileyim.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserine ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketiyle alakalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğini inandığımdandır.

(...)

 

Bu önemli mektup, Atatürk’e ulaştırılmaz. Yargılama, 29 Ağustos 1938’de sona erer. Şair 20 yıl ağır hapse hüküm giyer. Önceki mahkûmiyeti de hesaba katılarak cezası 28 yıl 4 aya çıkarılır. Nazım Hikmet, 1 Eylül 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ne gönderilir. Yargıtay, 29 Aralık 1938’de kararı onaylar. Nazım Hikmet cezasının kaldırılmasını, hiç olmazsa hafifletilmesi için itirazlarda bulunsa da başarı kazanamaz.

İstanbul’dan önce Çankırı Cezaevi’ne, ardından da siyatik ağrıları nedeniyle Bursa Cezaevi’ne gönderilir. Çankırı Cezaevi’nde arkadaşı Kemal Tahir’i geride bırakıp artık yeni oda arkadaşı olan Orhan Kemal’in yanına gitmiştir.

Yeni durumundan memnundur. Hem ayın belli günlerinde kaplıca tedavisi görmekte hem rahat okuyup çalışmakta hem de arada bir gelen eşi Piraye’yle konuşabilmektedir. Ayrıca mektupları ve Kemal Tahir hakkındaki konuşmalarıyla Orhan Kemal’i yetiştirmektedir. Hapishaneye kurduğu dokuma tezgâhıyla para kazanmaya başlamış, ayrıca büyük eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nı kaleme almıştır.

1946’da Büyük Millet Meclisine bir dilekçeyle başvurmuş, bir haksızlığa uğradığını anlatmıştır. Bu sıralar Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın danışma organı olan Milletlerarası Hukukçular Cemiyeti, 9 Şubat 1950’de Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için bir mektup gönderir. Ancak tüm çabalar sonuçsuz kalmıştır. Bu gelişmeler üzerine 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Grev basında ve aydın çevrelerinde büyük yankı yaratır. Aydınlar, İstanbul’da topladıkları dilekçeleri toplu hâlde cumhurbaşkanına gönderirler. Nazım Hikmet, arkadaşlarının baskısıyla 19 Mayıs 1950’de açlık grevine ara verir. Şair, 15 Temmuz 1950’de yürürlüğe giren Af Kanunu’yla nihayet özgürlüğüne kavuşur. 13 yıl 5 ay süren mahpusluk hayatı sona ermiştir. Hapis hayatı son bulmuş ancak kapının önünde bir polis cipiyle her dakika izlenmektedir.

Sabahattin Ali’nin öldürülüşü onu derinden yaralamıştır. Böyle bir ölümün onu sinsice kıskıvrak yakalamasından korkmaktadır. Kulağına öldürüleceği fısıldanınca kaçmaya karar verir. Karısını, yeni doğmuş bebeğini, yurdunu geride bırakarak küçük bir motorla Boğaz’dan Karadeniz’e açılır. Bükreş radyosu, 20 Haziran 1951’de akşam yayınında Nazım Hikmet’in Romanya’ya geldiğini duyurur. Şair, Bükreş’ten uçakla Moskova’ya geçer, ardından 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılır.

Şair, kendi ülkesinde yasaklı olmasına rağmen büyük işlere imza atmıştır. Barış Konseyi’ne üye seçilir. Birçok ülkeye seyahatler gerçekleştirir. Bu ülkelerle ilgili izlenimlerini içeren yazılar, şiirler kaleme alır.

Tüm bunlara rağmen memleket özlemi sürüyordur.

 

Memleketimi seviyorum

Çınarlarında kolan vurdum,

Hapishanelerinde yattım.

Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı

Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi

 

Nazım Hikmet’i yaratan koşullar, Tanzimat Dönemi’nin etkileri, aile çevresi ve gezdiği coğrafyalar, 1920’lerdeki Rus modernizmi, fütürizm ve Dadaizm gibi pek çok unsur sıralanabilir. Ama hayatına giren kadınların yeri de yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bir yıl birlikte yaşadığı, Mavi Gözlü Dev şiirini yazdıran Nüzhet, Moskova’da tanıştığı tıp öğrencisi Lena Yurçenko, ‘saçları alev gibiydi’ sözleriyle tasvir ettiği ve Hatçe diye seslendiği Piraye, hapishanedeyken tanıştığı şairin ölüm orucuna yatmasına neden olan, oğlu Mehmet’in annesi Münevver ve son aşkı Vera…

Nazım, 3 Haziran 1963’te memleket özlemini yüreğinde taşıyarak, ‘yüzünü görmediği insanlar için’ ömrünü adayarak, onlar için mücadele vererek dünyaya Moskova’da veda etti. Azrail kapısını kalp kriziyle çalmıştı. Oysa istediği ölüm ağır ağır gelen kanser nevinden gelen bir ölümdü. Hayat arkadaşı Vera’ya, “Beklenmedik ölüm, kötü bir ihanet bence, sırtına saplanmış bir bıçak sanki. Ben ölmek üzere olduğumu bilmek zorundayım. O zaman yapmadığım işleri tamamlayabilirim.” demiştir.

‘Giderayak, işlerim var bitirilecek, giderayak

Kurtardım ceylanı avcının elinden

Ama daha baygın yatar, ayılamadı

Kopardım portakalı dalından

Ama kabuğu soyulamadı

Oldum yıldızlarla haşır neşir

Ama sayısı bir tamam sayılamadı

Çektim kuyudan suyu

Ama bardaklara konulamadı

Güller dizildi tepsiye

Ama taştan fincan oyulamadı

Sevdalara doyulamadı

Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak¹¹

 

Ancak istediği gibi ağır ağır gelen bir ölümle değil, kalp kriziyle yaşamını yitirmiştir. Öldüğü gün yanı başında hayat arkadaşı Vera vardı. Ceketinin iç cebinde ölesiye sevdiği, kıskandığı, delice âşık olduğu bu kadının fotoğrafı vardı. Resmin arkasında ise âdeta bir veda mektubu olan şu sözler:

 

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm¹²

 

Gerçekten bir daha ülkesine geri dönmemiş, vatan hasretini hep göğsünde dikenli nazlı bir gül gibi taşımıştır.

Nazım Hikmet, Türk şiirine getirdiği yenilikler, kullandığı dilin sadeliği ve içtenliği, işlediği evrensel temalar ve toplumsal duyarlılığıyla edebiyatımızda silinmez izler bırakmıştır. Onun şiirleri, sadece bir edebî miras değil, aynı zamanda insanlığın ortak değerlerine olan inancın ve umudun bir ifadesidir. Bu nedenle Nazım Hikmet’in şiir sanatı, hem ulusal hem de evrensel ölçekte büyük bir öneme sahiptir. Nazım Hikmet, Türk şiirinin geleneksel yapısını, aruz ve hece kalıplarını daha 1922’lerde kırarak Açların Gözbebekleri ile yazınımızın ilk özgür koşuk örneklerinden birini vermiştir. Bu şiir gibi bir şiir, o güne değin yazılmamıştır. Aruzun ustaları Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in egemen olduğu, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten bürokrat kadronun güdümünde olan bir yazın ortamında böyle bir şiir öngörülmesi mümkün değildir.¹³

 

Değil birkaç

değil beş on

otuz milyon

aç 

bizim!

Onlar 

bizim!

Biz

onların

Dalgalar 

denizin!

Deniz 

dalgaların!

Değil birkaç

değil beş on

30.000.000 

30.000.000!

Açlar dizilmiş açlar!

Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız

sıska cılız

eğri büğrü dallarıyla

eğri büğrü ağaçlar!

(...)

Benerci Kendisini Niçin Öldürdü şiirinde “tükürmüşüm kafiyenin içine” derken geleneksel şiir anlayışına karşı isyan bayrağını açmıştır. Şair, şiire yeni bir biçim getirmenin yanı sıra yeni bir içerik de getirmiştir. Gerçekçi ve toplumcu bir anlayışın hâkim olduğu şiirler, yeni bir biçimle söylenmelidir. 835 Satır adlı şiiri yayımlandığında “Bolşeviklerin mankeni” olarak nitelendirenler bile 835 Satır şairini övmekten geri kalmamışlardır.¹4

Nazım’ın sanat çevrelerinde en çok ilgi uyandıran şiirleri ise “sanayi estetiğini” dile getirenlerdi. Şair, Makineleşmek şiirindeki ünlü

 

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskumru taktığım gün!

dizelerini Hikmet Feridun Es’e şöyle açıklıyor: “Benim idealize ettiğim şey pervanedir. Ben papatyayı değil, pervaneyi anlatıyorum. Papatya ve pervane benzer, onun da kanatları vardır, ona ben pervaneyi tercih ederim. Göğsüme papatya takacağım diyen şairler olduktan sonra ben neden kuyruğuma pervane takmayayım.”¹5

Nazım, o yıllara kadar Türk şiirini egemenliği altına almış, “şairaneliğe” karşı papatya yerine pervaneden yana koymuştur tavrını. Edebiyat-ı Cedide, Fecr-i Ati, hatta Hececiler gibi içtenlikten uzak lirizmi eleştirmiştir. Sonradan Orhan Veli’nin devralacağı aynı gerçekçi anlayış, Süleyman Efendi’nin nasırından bahseden dizelerde gösterecektir kendisini.¹6 Ancak şair, yaşlandıkça ilk başlardaki bu aşırı tutumunu “bir çeşit sol çocukluk hastalığı” olarak nitelemek yürekliliğini de göstermiştir. Kuyruğuna pervane takmak isteyen genç şair, yaşlılığına yakın yazdığı Severmişim Meğer adlı şiirinde ırmağı, gökyüzünü, ay ışığını hayranlıkla seyrettiğini, zamanında karşı çıktığı lirik dizelerle paylaşmıştır.

Şair, Putları Yıkıyoruz diyerek geleneksel anlayışa karşı çıkarken bir yandan da üretiminde geleneksel kültürden kaynak olarak beslenmeyi sürdürmüştür. Kerem Gibi, Şeyh Bedrettin Destanı, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre zaman zaman şaire esin kaynağı olmuştur. Ancak bu esin kaynaklarını kendi anlayışıyla süzüp okuyucuya öyle sunmuştur. Bir yazısında, “Aslı olmasaydı Kerem yanmazdı! Laf! Ben Kerem’i bilirim. O öyle acayip bir heriftir ki Aslı olmasaydı da yanmak için bir vesile bulurdu mutlaka… Neden bulmasın ki kafasına yanmayı koymuş bir kere… Sebep Aslı’da değil, daha derinlerde…”¹7 der.

Ölürken yüreği memleketine, ailesine, dostlarına, sevdiklerine duyduğu özlemle doluydu. Hayat arkadaşı Vera’ya, “Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım.” demiştir. 1938-1965 yılları arasında, tam yirmi yedi yıl boyunca şiirleri ve kitapları kendi dilinde, kendi ülkesinde yayımlanmamıştır.

Nazım Hikmet, tüm dünyada sevilen ve sayılan geniş kitlelerin tanıdığı bir dünya şairi olarak görüldüğü dönemde, ülkesinde ne bir dizesi yayımlanabilecek ne de adından övgüyle bahsedilecektir. Ama dediği olmuş, şiirlerinin yeniden yayımlanması ölümünden ancak iki yıl sonra Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön Dergisi’nde olmuştur. Ardından diğer yayınevleri de kitaplarını basmaya başlamışlardır.

İlk kez 1978-1980 yılları arasında şairin şiirlerinin tamamına yakını Cem Kitabevi’nde Asım Bezirci tarafından yayımlanmıştır. Bu süreç, 12 Eylül 1980 darbesiyle kesintiye uğramış, Nazım Hikmet yine yasaklı günlerine geri dönmüştür. Ancak 1987’de yine Asım Bezirci ve Memet Fuat’ın emekleriyle şiirlerinin yanı sıra roman, öykü, oyun gibi türlerde kaleme aldığı eserleri de okuyucularla buluşmuştur.

1990’da şairin kız kardeşi Samiye Yaltırım ve bir grup aydının girişimiyle Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı kurulmuştur. Bu vakıf belgelik oluşturma, etkinlik düzenleme, yeniden yurttaşlık hakkının verilmesi gibi pek çok konuda çalışmalar yürütmüştür.

Nazım Hikmet’in uluslararası alanda tanınmış ve takdir edilmiş bir şair olmasının en önemli göstergelerinden biri de ünlü Şilili şair Pablo Neruda ile olan dostluğudur. Neruda, Nazım Hikmet’i, “20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri” olarak nitelendirmiş, onun eserlerine ve mücadelesine büyük hayranlık duymuştur. Nazım Hikmet’in edebî ve sanatsal etkisi sadece Neruda’yla sınırlı kalmamıştır. Onun sanatsal dehası ve insanlık için verdiği mücadele, Puşkin ve Dostoyevski gibi Rus edebiyatının dev isimleriyle anılmasına da yol açmıştır. Hikmet, Puşkin’in lirizmini ve Dostoyevski’nin insan ruhunun derinliklerine inen analizlerini kendi şiirlerinde harmanlamayı başarmıştır. Bu büyük Rus yazarlar gibi Nazım da insanlığın ortak dertlerini ve sevinçlerini yansıtmakta ustadır.

Nazım Hikmet’in Türk edebiyatındaki önemi, aynı zamanda yakın dostları ve çağdaşları olan Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Abidin Dino ve Sabahattin Ali’yle olan ilişkilerinde de görülmektedir. Orhan Kemal’in hikâyelerinde ve Kemal Tahir’in romanlarında işledikleri sosyal ve toplumsal konular, Nazım Hikmet’in şiirlerinde de sıkça yer bulmuştur. Onlar da Nazım Hikmet gibi halkın sesi olmuş ve edebiyatı bir toplumsal mücadele aracı olarak kullanmışlardır. Nazım Hikmet, adını sayamadığımız pek çok kişiye ilham olmuştur. 

Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi, onun ülkemiz için ne kadar önemli bir değer olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılmasının ardından uzun yıllar sürgünde yaşayan Nazım Hikmet, 2009 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına yeniden kabul edildi. Bu adım, sadece onun sanatına ve mirasına duyulan derin saygının bir göstergesi değil, aynı zamanda onun evrensel insani değerler ve özgürlük mücadelesine olan katkılarının da takdir edildiğinin bir ifadesi olarak görülmelidir. Ve onun sanat ve mücadele dolu hayatı, bugün de ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

1103 19