
Öykü - Köydeki Ev - Nevin Ulusoy
Yazları çok seviyorum, hele köy yazlarını. Sabahtan geceye kadar bahçeler, tarlalar benim köyde. Kimse karışmaz. Babam da meraklanmaz. Hem arkadaş da var. Bir sürü kuzen. Hepsiyle oynamam ama. Bazıları çok küçük, bazılarıyla kafamız uyuşmuyor. Köyün çoğu akrabamızmış, annem anlatıyor. Annemin köyü burası. Annem burada doğmuş, evlenene kadar burada yaşamış. Hep tarlada çalışmış. Babam da sever burayı, pek eğlenir. Şehirlidir o, hep şehirde yaşamış. Doğayı çok sever, ağaçların altında oturur, rüzgârı dinler, dağları seyreder. Rüzgâr yoksa “Haydar, Haydar” der babam, ben de derim. Böyle deyince rüzgâr çıkarmış. Gerçekten de bir esinti gelir, serinleriz, ohhh! Güleriz babamla. Bazen beraber otururuz ağaçların altında, ne güzel olur.
Anneannemin evine geliriz köyde. Kırmızı tuğladan iki katlı bir ev. Aslında dayımlar yapmış bu evi. Üst katta ortanca dayım, alt katta da küçük dayım oturuyor. Her katta dört oda var. Bize bazen üst katta, bazen de alt katta bir oda verirler. Her yer tahta. Yürüdükçe komik sesler çıkar. Tavanlar da tahta. Yattığımız zaman tavanı seyreder hayaller kurarım. Köy yaşantısı öyküleri anlatırım kendi kendime. Ah, bir de sivrisinekler olmasa! Burada böcekler de çok. Örümceklerden çok korkuyorum.
Bu evin bahçesi kocaman. Tulumba var, su çekmeyi çok seviyorum tulumbadan. Ama bu tulumbanın suyu içilmiyor, hiç tatlı değil. Tulumbanın yanında güzel bir dut ağacı var. Dut ağacının altındaki tahta sırada oturmayı çok sever babam. Bazen atletiyle oturur, ters ters bakar insanlar, o hiç aldırmaz, çok keyiflenir. Babam bazı insanları sinir etmeye bayılır, hele annemin akrabalarını. “Sofu bunlar hep” der, çok güler. İstanbullu ve yaşlıdır babam, kimse bir şey diyemez ona. Saçları epeyce beyaz, biraz dökük, pek heybetli görünür. İnsanlar onu olduğundan on, on beş yaş genç sanıyor yine de. Biraz şişman, bayağı göbeği var, o yaştaki babalar öyle mi oluyor bilmem. Annemden tam yirmi yaş büyük. Evdekilerle sofraya da oturmaz babam. Tabaklarımızı evden getiririz, babam istemez köy tabaklarını. Burada yerde yemek yiyorlar, çok tuhaf. Bir kere sofraya anneannemlerle oturdum, bacaklarım çok ağrıdı. Bir yere dayanmamak gerekiyormuş, günahmış, uyardılar beni. Ama bacaklarım ağrıyınca nasıl oturacağım elimden destek almadan? Sofranın ortasına bir tabak yemek koyuyorlar, herkes oradan yiyor, ben hiç sevmedim. Odalardan biri mutfak, orada yemek yedik. Kocaman, güzel bir ocak var, çizgi filmlerdeki gibi. Ocağın yanışını izlemeyi seviyorum, alevler bana hikayeler anlatıyorlar, ben de ağaçlarıma anlatıyorum sonra. Ateş hikayelerinden biraz korkuyorlar doğrusu.
Burada evlerin dışı tütün dolu. Tütün yapraklarını ipe dizip asarlar. Köye yaklaştığımızı tütünlü evlerden anlarım. Öyle bir evde yaşadığımı hayal ederim, bir köy kızı öyküsü anlatırım kendime. Tütünleri iğneyle dizdiğimi, merdivene çıkıp duvara astığımı düşlerim. Annem de dizer bazen, eski hayatını özlüyor galiba. Ben de çok istedim, ama elime iğne battı, çok ağladım. Babam da anneme kızdı, daha da üzüldüm. Annem bana kurabiye verdi sonra. Cam kavanozlarda kurabiyeler getirir annem evimizden. Burada pişiremez ki kurabiye. Babam, annemin köy işleri yapmasına kızıyor. Tarlada çapa yapmayı da seviyor annem. Ben de yaptım bir kere, çok zevkli. Öykümdeki kız çok güzel çapa yapıyor, inekleri de sağıyor. Ben korkuyorum ineklerden. Buradaki güzel köy ekmeğinden veriyor bana annem, biraz sert ve kara ekmek ama çok lezzetli. Arka bahçede bostan var, domatesler, fasulyeler, salatalıklar, biberler. Onlara bakmak, dallarından koparıp yemek en sevdiklerimden. Bir de her yer erik ağacı. Onları da koparıp yiyorum. Annem şaşırıyor, evde önüme getirdiklerini zorla yerim, meyve de sevmem, yalnızca çilek. Tulumbadan su doldurup sofraya getiriyoruz, evde su yok zaten. Evin karşısında bir tulumba var, artezyen suyu, işte ondan içiyoruz suyumuzu, pek tatlı su, doldurup sofraya getirmek de ne güzel. Tütünleri dizmek en güzeli ama yapamıyorum işte. Akşamları geç saate kadar diziyorlar bazen tütünleri. Tütünün işi hiç bitmezmiş, çok eziyetliymiş, öyle diyor annem. Parası da azmış, ama yapacak bir şey yokmuş köydekiler için.
Anneannem çok yaşlı, kamburu var, hiç dik duramıyor. Yine de bahçede maydanoz, nane yetiştiriyor. Pazara götürüp satıyormuş onları. Yüzü buruş buruş, küçük gözlü. Onu seviyor muyum bilmiyorum ama galiba o beni sevmiyor. Abimi de. Babamın çocukları olduğumuz için annemin akrabaları bizi sevmiyor. Soğuk soğuk bakıyorlar bize. Ben çok korkuyorum zaten herkesten, ellerini öpmeye, yüzlerine bakmaya çekiniyorum. Neden bilmiyorum. Küçükken hep evdeymişim, ondan mı acaba? Hâlâ hep evdeyim. İyi ki okul var. Babam bazen parka götürür. Orada hemen arkadaş bulurum. Öyle çok salıncağa binerim ki! En yükseklere çıkarım, hiç korkmam. Bizim eve misafir de hiç gelmez. Babam, annemin komşularla görüşmesini de istemiyor. Bir kere küçük teyzem bize geldi, sonra evde büyük bir kavga çıktı. Büyük halam babama şikâyet etmiş, güya annem soğan vermiş teyzeme. Ah halam ah!
İlk çocukluk anılarımdan biri; halam, üst kattaki dairede “çapacı karı! çapacı karı!” diye bağırıyordu. Bizim kapı da açık, annem, babam, ben... Abim yok muydu acaba? Annem de “ben sizin karşınıza şalvarımla çıktım, istemeseydiniz” diyordu. Halam üst katta oturuyor. Karşımızda da küçük halam ama o öldü. Çok az hatırlıyorum onu, tatlı, gülen bir yüzü vardı, sevecen bir sesi. Teyzelerim gibi değil. Büyük halam da sever beni. Bana öyle çok şey anlatır ki! İstanbul’un işgal edildiği günlerde küçükmüş, ninesini Yunan askerleri dereye itmişler, bir şeyler yıkıyormuş. Bağ evleri varmış o zaman Tepebağ’da. Eve gelmiş askerler, yumurta almışlar. Annem ve babam hakkında kötü şeyler söyler bazen, o zaman cevap veririm, kızar, kovar beni. Sonra yine giderim, sevinçle karşılar beni. Büyülü bir vitrini var, içinde çeşit çeşit fincanlar, tabaklar, biblolar, süsler. Ne istersem verir bana. Ev büyük ve karanlık, arka tarafa bakıyor. Halam anlattıkça ben vitrini de izler karanlıktaki hayallerle birleştiririm süsleri. Çok güzel bir Japon kızı biblosu vardı, istedim, hemen verdi. Kimonosu, şemsiyesi... Bayılıyorum! Bir de köpekleriyle dolaşan kız heykeli var. Köyden İstanbul’a gidince isteyeceğim. Bir de nefis bir balerin biblosu, madeni! Sonra da onu isteyeyim, halam beni kırmaz. Ben tek kız yeğeniyim, evin tek kızıyım. Adımı da halamlar koymuş, sevdikleri bir paşa kızının adıymış. Dedem de yaşasa belki paşa olurdu, çok genç yaşta ölmüş. Savaşta Fişekhane’de Almanlarla çalışmış, Cumhuriyet ilan edilmeden aniden ölmüş. Babam da dedeciğimi hiç hatırlamıyor, iki yaşındaymış daha. Halam da hep bunları anlatır, ben hiç sesimi çıkarmaz onu dinlerim. Bir ayağı sakattır halamın, ayağını sürükleyerek yürür, hiç dışarı çıkmaz. Eskiden çıkarmış ama artık yaşlı tabii. Tepebağ’da bahçede bir ceviz ağacı varmış, onun altında uyutmuş onu babaannem, menenjit olmuş halam. Hiç evlenmemiş. Evin en büyüğü, babam en küçükleri. Aile hikayeleri ne kadar ilginç, dinleyip hayaller kurarım, köyde de hatırlarım onları. Köy öyle başka ki şehirden. Özgürlük güzel ama bir ay kalınca İstanbul’u özlüyorum, çok özlüyorum. Eve giderken otobüs Boğaz Köprüsü’ne gelince sevinçten zıplamak istiyorum. İçimden “İstanbul İstanbul, taşın toprağın altın, kim bilir sen ne aşklar yaşadın” şarkısını söylüyorum. Şehirler âşık olur mu bilmiyorum. Ama ben büyüyünce âşık olmak istiyorum, hem de çok istiyorum. Evliler hep mutsuz sanki, onlar aşık değil bence. Annem mesela, köyden kurtulmak için evlenmiş babamla. Babamın ilk eşi veremden ölmüş, çok gençmiş. Aşıklarmış birbirlerine ama mutsuzlarmış, babam “cahildim, çok gençtim “diyor. Ben âşık olup evlenmek istiyorum, aşksız yaşanmaz. Bunları ağaçlarıma anlatıyorum, büyüklere söylenmez ki. İstanbul da aşık bence, nasıl bu kadar güzel olabilir ki yoksa?