
Öykü - Kadim Aşk 3.Kısım - Ezgi Ülkü Aykut
Mardin’de tesadüflerle ilginç bir maceraya dönen ilk günüm, Cağra Oteldeki odamda son buldu. İçeri girdiğim an odanın o kendine has ambiyansı beni gene etkisi altına almıştı. Sırt çantamı yatağın yanındaki komodinin üstüne bırakıp koltuğun hemen yanındaki cam kapıdan içeri girerek mağaraya benzeyen koridorun sol tarafındaki duşa yöneldim. Ilık bir duş, gün içinde yaşadığım şok edici deneyimlerin üstümde yarattığı yorgunluğu alacaktır umuduyla kendimi suyun o rahatlatıcı etkisine bıraktım. Aylar sonra ilk kez Kutay’ı ve Kutay’ın yaşattıklarını düşünmemiştim. Bu, kendimi iyi hissetmeme neden olmuştu. Ilık suyun dinlendirici etkisiyle kurulanıp yatağımın üstüne oturduğumda, resepsiyondan şekersiz bir Türk kahvesi istedim. Yanımdan ayırmadığım not defterimi sırt çantamdan çıkarıp gün içinde yaşadığım her şeyi yazmak için tuvalet masasının üstüne koydum. Aslında içim içime sığmıyordu, bir hafta için çıktığım bu kısa soluklu tatil, beni her anı heyecanla dolu bir macera labirentine sürüklemeye başlamıştı. Yıllar önce ölen anneannem Umay’ın bana rehberlik ettiği bu yolculuk beni bayram sabahının gecesinde yatağının kenarına yeni elbisesini ve kırmızı ayakkabısını koyan, onları giyecek olmanın heyecanı ile uyuyamayan küçük kız çocuğuna çevirmişti.
Zerzevan Kalesinden gece bir gibi dönmüştük. Ülgen sabah saat sekizde beni almaya gelecekti. Bu süre zarfında otelimdeki mistik odamda kendimle olmak, yaşadıklarımı yazmak bana iyi gelecekti. Kalemi elime aldığım an odamın kapısı çaldı. Şekersiz kahvemi ve soğuk suyumu getirmişlerdi. Kahvemi yatağımın yanındaki komodinin üstüne koydum.
Gözlerimi açtığımda otelin telefonu çalıyordu ve güneş çoktan ışıklarıyla odamı aydınlatmaya başlamıştı. İrkilerek telefonu açınca resepsiyonist “Ülgen Bey geldi ve sizi bekliyor” dedi. Şaşkınlıkla saate baktım, sekizi gösteriyordu. Kahvem soğumuş ve komodinin üstünde hala içmem için beni bekliyordu. Resepsiyoniste hemen aşağıya ineceğimi söyleyerek bavulumdan bulduğum bir tişört ve şortu giyip saçlarımı da at kuyruğu yaparak heyecanla merdivenleri inmeye başladım. Ne ara uykuya daldığımı bilmiyorum lakin uykumu almıştım ve kendimi uzun süredir böyle enerjik hissetmemiştim. Resepsiyonda Ülgen’le bir araya geldik. Ülgen’in üstünde uzun kollu beyaz bir gömlek, boynunda gök mavisi bir fular ve bej rengi kargo pantolonu vardı. Sırt çantasını omuzuna geçirmiş, gülümseyerek “Merhaba Umay kızım” dedi. Ben ise Ülgen’e sarılarak “Günaydın” dedim. “Gece ne ara uykuya daldım hatırlamıyorum, uykumu aldım ve bugün yaşayacaklarımızı merakla bekliyorum” dedim.
Ülgen “O zaman ilk önce bir sabah kahvesi içelim, sen de kendine gel Umay kızım” dedi. Mezopotamya ovasına bakan kahvaltı terasında iki kişilik bir masaya oturduk ve kahvelerimizi söyledik. Ülgen artık benim için bir yabancıdan ziyade, yakın bir arkadaşa dönmüş, ninemden dolayı yıllardır ona duyduğum kızgınlık ise yerini tarif edemediğim bir sevgiye bırakmıştı.
Ülgen elindeki iki kalın kataloğu bana uzatarak, “Deyrulzafaran Manastırı hakkında bilmek isteyeceğin ilk bilgileri burada bulabilirsin Umay kızım” dedi. Kahveler gelmişti, yavaş yavaş kahvelerimizi içerken “Ülgen burası hakkında birçok makale okudum ve belgesel seyrettim. Birazcık bilgim var, sanırım beni en çok da Cercis Kaptan’ın (Bahe) hayatı etkilemiştir” dedim. Ülgen şaşkınlıkla “Cercis Kaptan” dedi. Gülümsedim ve “Evet, altı yaşında bırakıldığı Deyrul Zafaran Manastırı’nda yetmiş yıldır annesini bekleyen Cercis Kaptan. İnsanı derinden etkileyen bir hayat hikayesi. Kaldığı odayı, kardeşlerini bulmasını, onlarla yaşadıklarını, manastıra bağlılığını, adına yapılan belgesel sayesinden öğrenmiştim” dedim. Sonra ekledim “Unutma ki ben de bir aktivistim, Ülgen. Böyle bir insan ülkemde yaşarken, onu ve hayat hikayesini bilmem gerekmez mi? 5.yüzyılda inşa edilen Deyrulzafaran Manastırı muhteşem bir mimariye sahip ve Süryani Kilisesi’nin önemli merkezlerinden biridir. Manastır, 1932’ye kadar altı yüz kırk yıl boyunca Süryani Ortodoks patriklerinin ikametgâhıydı.
Manastır, milattan önce Güneş Tapınağı, ardından Romalılar tarafından kale olarak kullanılan bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirdi. Bu nedenle Manastır, önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak bilinmekteydi. 15.yüzyıldan sonra Manastır çevresinde yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı adı Deyrul-zafaran (Safran Manastırı) olarak anılmaya başlandı.
Manastır, bugün Süryani Kilisesi’nin önemli merkezlerinden biridir. Mardin Metropolitinin ikametgahıdır ve dünyanın her yerinden Süryaniler tarafından ziyaret edilen bir merkez olma konumunu hâlâ korumaktadır. Manastır içindeki Azizler Evi (Beth Kadişe); Manastır yapısı içerisinde patrik ve metropolitlerin gömülü olduğu yerdir. Burada bulunan yedi nişten dört tanesi manastırda görev yapan bazı aziz ve metropolitlere, üç tanesi de patriklere aittir. Deyrulzafaran Manastırının diğer adı ise Mor Şleymun Manastırı olarak da bilinir” dedim gülümseyerek. Ülgen şaşkın ama gururlu bir şekilde bakarken “Kahvelerimiz bittiğine göre haydi yola koyulalım” dedi.
Otelden çıktıktan sonra Eski Mardin’in o taş sokaklarında yürüyerek Cumhuriyet meydanına Ülgen’in aracını park ettiği yere doğru ilerlemeye başladık. Sokaklar dün sabahki gibi çörek kokuları ile doluydu. Sabahın erken saatleri olduğu için ara sokaklar da Cumhuriyet meydanı da tenha idi. Buna rağmen havanın boğucu sıcağı daha şimdiden kendisini göstermeye başlamıştı. Arabaya binince ilk işimiz klimayı açmak oldu. Yavaş yavaş Eski Mardin sokaklarında araba ile ilerlerken taş binalar ve binaların üstüne özenle işlenmiş motifler, güneşin parlak sabah ışıkları ile daha görkemli görünmekteydi. Bu sefer Mardin il merkezine dönmek yerine göbekten karşıya doğru ilerlemeye başladık. Eski Mardin’in üstüne inşa edilmiş olan dağın hemen karşısındaki yüksek tepeye doğru yola devam ettik. Karşımıza çıkan tabela “Deyrulzafaran Manastırı” yazısıyla bizi sola doğru yönlendirdi ve sağlı sollu nar, zeytin ve fıstık ağaçları ile dolu yemyeşil bir yolda ilerlemeye başladık. Ağaçların köklerindeki toprak özenle tırmıklanmış ve yaban otlarından temizlenmişti. Ağaçlara özenle bakıldığı belli olan bu yolda ilerlemek beni mutlu etmişti. Bu yolda yaklaşık on dakika kadar araçla ilerledikten sonra geniş bir avlu ve görkemli manastırın duvarları ile karşılaştık. Ülgen aracı uygun bir yere park ettikten sonra manastırın o büyük kapısına doğru yöneldi, ben de arkasından onu takip ediyordum. Ansızın nerden çıktığı belli olmayan, rahip kıyafetleri içinde esmer güleç yüzlü bir genç yanımıza yaklaştı.
“Ülgen abi hoş geldiniz. Biz de sizi bekliyorduk” dedi. Ülgen gülümseyerek “Ancak evlat” dedi ve kapıya doğru yürümeye devam etti. Manastırın kapısı iki metre yüksekliğe sahip devasa boyutta idi. Hemen üstünde ise Süryanice bir yazı vardı. Ülgen “Bu Süryanice bir duadır Umay kızım” dedi ve manastırın içinde doğru ilerlemeye devam etti. Benim ise kalbim duracak gibiydi. Bu manastır Hristiyanlığa ait çok eski el yazması yazılara ev sahipliği yapan, önemli bir ibadethane idi. Şimdi burada olmak, İsa döneminin dilini korumayı başarabilmiş bu özel toplulukla diyaloğa girmek muhteşemdi.
Ancak Ülgen beni giriş avlusundan sonra turistlere açık olmayan, rahip ve rahibelerin kullandığı kapıdan içeri yönlendirerek hemen Azizler evinin girişinin sağ tarafındaki merdivenlerden aşağıya yönlendirdi. Taş merdivenlerden yaklaşık olarak otuz basamak indikten sonra karşımıza çok kısa bir koridor ve on belki on beş metrekarelik bir oda karşıladı. Merdivenleri arkamıza aldığımızda tam karşımızda küçük bir pencere vardı ve gün ışığı odayı çok iyi aydınlatıyordu. O sırada “Evine hoş geldin Umay’ım” diyen ninemin sesini duydum. Şaşkınlıkla Ülgen’e bakınca gülümseyerek “Bu manastır Güneş Tapınağının üstüne kuruludur Umay kızım ve sen şu an bu tapınağın günümüze kalan son ibadethanesindesin” dedi. Ben şaşkınlıkla odayı incelerken Ülgen devam etti; “Umay kızım karşında gördüğün pencere güneşin ilk ışıklarının izlendiği yerdir. Güneş ışıkları odaya dolmaya başladığında bir keçi kurban edilerek, çeşitli yiyecekler sunarak ibadete başlarlarmış. Ayrıca gün doğumunu kutlamak için müzik çalınır ve danslar edilirmiş. Flüt ve davul gibi enstrümanlar kullanılarak ritmik bir şekilde güneşin doğuşuna eşlik ederken güneşin enerjisini ve gücünü yükseltmek amacıyla sabah ritüellerini uygularlarmış.” dedi. O sırada arkamızdan gelen ‘hoş geldiniz’ sesiyle irkildim. Arkamı döndüğümde ise üstünde siyah rahip kıyafeti, beyaz uzun sakalı, boynunda haçı ve siyah şapkası ile bir rahiple karşılaştım. Gülümseyerek bana doğru ilerledi ve “Hoş geldin Umay kızım” dedi. Benim şaşkınlığım daha da artmıştı. Rahip ise “Ben Gabriel” diyerek elini uzattı. Ben de şaşkınlıkla “Hoş buldum” dedim ve başımı hafifçe öne eğerek selam verdim.
Bu taş oda, dışarının yükselmeye başlayan sıcağına rağmen serindi. Dikkatimi ilk çeken, taşların rengi oldu. Tüm manastırın dış duvarları görebildiğim kadarıyla sarı renkli Mardin taşı ile yapılmışken burası gri renkli idi. İki tane kemerli, sunak olarak kullanıldığı belli olan şimdilerde ise şömine gibi duran yer pencerenin sağ ve sol tarafında idi. Üstlerinde sembol olmayan bu yerlere bir zamanlar insanlar güne başlarken dileklerinin kabul olması ve günün güzel geçmesi için adaklar koyuyordu. Tavan benim gibi 1.65 boyu olan birisinin bile parmakları üzerinde yükseldiğinde eliyle dokunacak kadar alçaktı. Bir an oda karardı. Herkes aynı anda güneşin ışıklarının odaya dolduğu o tek pencereye odaklandığında bir turna kuşu tüm görkemiyle pencerede durup bize bakmaya başlamıştı. Ülgen yanıma geldi ve elini sırtıma koydu. O sırada “Umay’ım yaşadığım sürece beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan güzel torumun, şimdi senin yolculuğun başlıyor. Benim tamamlamaya gücümün yetmediği, yarım bırakmak zorunda kaldığım görevi senin yapma vaktin geldi. Turnalar seni selamlıyor güzel kızım” diyen ninemin sesini duydum. Şaşırmıştım. Ninemin tamamlayamadığı görev neydi? Benin ne yapmam gerekiyordu? Tüm bunları düşünürken ayaklarımın dibinde bir yılan belirdi. Simsiyah olan bu yılan kıvrıla kıvrıla pencereye doğru ilerlemeye başlarken “Yukarıda ne varsa aşağıda da aynısı var” diye istemsizce söylendim. Yılanlar yüzyıllarca kötülüğün sembolü olarak adlandırılmış olsalar da aslında bilgeliğin sembolü olan canlılardır ve biz tahtında oturan Şahmeranın memleketindeydik.
Rahip Gabriel de yanımıza geldi. Yılanın yavaş yavaş gidişini sessizce seyrederken “İşaretler senin görev için hazır olduğunu söylüyor güzel kızım” dedi. Ben şaşkınlıkla Ülgen ve Rahibe bakarken “Anlamıyorum, hiçbir şey anlamıyorum” dedim. Rahip Gabriel gülümseyerek “Ninen Umay burada bulduğumuz bir haritayı ve yazıyı açıklamak için çalışıyordu. Harita da yazı da Süryanice ya da burada yaşayan topluluklarca kullanılmış bir dille yazılmamış. Çok daha eskilere ait bir yazı. Ancak bitiremedi. Giderken bir gün senin buraya gelip yarım kalan bu görevi bitireceğini söylemişti bizlere, Umay kızım” dedi. Olduğum yerde Ülgen’e bakıyordum, ağzımdan kelimeler çıkmıyordu. Şaşkındım. Ninemin bitiremediği bu işi ben nasıl bitirecektim ki!
Ülgen” Haydi yukarı çıkalım Umay kızım” dedi. Geldiğimiz taş merdivenleri çıktıktan sonra sağ tarafımızda kalan tarihi ahşap kapıdan içeri girdik. Burası kiliseye ait mezar odası idi. Bir zamanlar Patrikhane olan bu yerde görev yapmış papazların mezarları burada idi. Mezarlar, duvarların içindeydi ve ölenler gün doğumuna karşı, İsa Peygamberin yeniden dünyaya gelişi ile birlikte ona eşlik edecek şekilde oturarak gömülmüşlerdi. Ortadaki küçücük alanda ise mum yakmak ve dua etmek isteyen müritlere yönelik bir alan bulunmakta idi. Bu oda az önceki pagan tapınağının kalıntılarının tam üstünde idi ve odanın tavanı oldukça yüksek ve daha iyi ışık alıyordu. Odadan rahiple beraber çıktıktan sonra halka kapalı olan ve kilesinin yaşayan alanına ilerledik. Avluya bakan masa ve sandalyelerin olduğu alanda yöneldik. Ülgen sandalyeye oturunca ben de onu takip ederek sandalyelerden birisine oturdum. Bir süre ikimiz birbirimize sessizce baktık. Bu arada Rahip Gabriel yirmi beş santim uzunluğunda sarı pirinçten bir ruloyla yanımıza geldi. Elindeki bu metal ruloyu bana uzattı. Ülgen “Umay kızım bu, ninenin üzerinde çalıştığı harita ve yazı. Biliyorum şu an çok şaşkınsın ve olanlara anlam veremiyorsun. Unutma ki hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Her şeyin bir anlamı vardır. Dün geldiğin bu şehirde yıllar önce ölen ninenle konuşmaya başladın, ninenin anlattığı, hiç tanımadığın benimle elinle koymuş gibi buluştun. Zerzevan’da Dolunayı kutladın. Yaptığı ritüel ise yüzyıllar öncesinde şaman kadınların yaptığı özel bir ritüeldi. Ninen buradan giderken senin buradaki görevini tamamlayacak şaman kadın olduğunu söylemişti. Şimdi biz sana bu görevin sırasında eşlik edecek ve yardımcı olacağız. Evine hoş geldin Umay kızım” dedi. Elimdeki ruloya bakarken üstündeki simge göz yaşlarımın dolmasına neden oldu. Simurg’un en eski simgelerinden birisi kusursuz bir işçilikle işlenmişti bu pirinçten rulonun üstüne.
Neler olduğunu anlamaya çalışırken bir de bu sembolü görmek şaşkınlıkla gerilmiş sinirlerinin daha fazla dayanmasına imkân vermeden göz yaşları ile duygularımı dışarı vurmama neden olmuştu. Rahip Gabriel ise “Yolumuz uzun ve tehlikeli Umay kızım. Bu yolculukta yalnız olmayacaksın. Sana, senin gibi birisine eşlik ediyor olacağız” dedi.
Ben gözyaşlarımı silerken şaşkın ve ürkektim. Bu esnada bizi manastır girişinde karşılayan esmer rahip “Dışarıda Ankara plakalı iki araba var” diyerek bizleri uyarmaya geldi. Ülgen ve rahip Gabriel tedirginlikle ayağa kalktılar. Ülgen kolumdan tutarak “Elindeki pirinç ruloyu şimdilik burada bırak Umay kızım” dedi. Ben, bana söyleneni yaparak ruloyu rahibe teslim ettikten sonra beni kilisenin dışına arkadaki özel kapıdan çıkarmak için harekete geçtiler. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki neler yaşandığını algılamakta zorlanıyor, sadece bana denilen komutları yerine getiriyordum.
“Umay’ım çıktığın yol sana bilgeliğin kapılarını açarken, yüzyıllardır süre gelen kötülüğün de kapılarını açacak. Unutma hayat karanlıkla aydınlığın, iyilikle kötülüğün savaşına ev sahipliği yapıyor. Korkma! Ülgen, Rahip Gabriel, arkeolog Çetin ve diğer dostların sana bu yolculuğunda eşlik edecek, seni koruyacaklar. İçindeki sesin seni yönlendirmesine izin ver güzel kızım ve tüm bu süreçte ben de seninle birlikte olacağım unutma!” diye ninemin sesini duyduğumda manastırın kapısından çoktan çıkmış ve rahip Gabriel’in bizim için ayarladığı kiliseye ait araca binip Eski Mardin’e doğru yol almaya başlamıştık. Ülgen’e “Biz neden kaçıyoruz? Onlar kim?” diye sordum. Elime verilen rulonun içinde ne olduğunu bile görmemiştim. Ülgen cevap vermek yerine şoföre bizi Diyarbakır’a götürmesi için komut vermekte idi. Ara sıra arkasına bakarak gelen giden var mı diye yolu kontrol ediyordu. Takip edilmediğimizden emin olduktan sonra ise “Umay kızım her şeyi zamanla anlayacaksın. Sen sadece bana güven” dedi.
Bindiğimiz araç Diyarbakır’a doğru yol alırken ben, buraya gelmenin bile bir macera olduğunu düşünürken aslında asıl maceranın daha yeni başladığını şimdi algılıyordum…