ÖYKÜ - FENERBAHÇELİ YİĞİT - YASEMİN SEVEN ERANGİN
Yiğit’in elleri buz gibi, atkısı ayaklarına kadar sarkmış. Dudağının kenarında inceden bir tebessüm. Midesinde bir ağrı; dün akşam yediği pilav midesinde taş olmuş. Yiğit’in babası Engin, bıyıkları sigaradan sararmış, elleri kocaman, ayakları ufacık. Engin işsiz güçsüz. Kahvehanenin dış kapısında, altında bir kürsü, başı önde uyukluyor. Yiğit kahvehanenin içinde, kenarda bir sandalyede öylece duruyor. Gözü bir babasında, bir saate.
Yiğit’in annesi Zehra kuaförde çalışıyor. Sarı saçlı bir kadının elleri annesinin dizindeki lekeli havluda. Zehra manikür yapıyor, durmadan konuşuyor. Zehra’nın yalnızlıktan nefesi kokuyor.
Yiğit’i hiç sevmemiş Engin. Çocukları sevmemiş, kendini sevmemiş, kendi çocukluğunu sevmemiş. Zehra kandırmış Engin’i; bir gece kandırarak girmiş koynuna. Engin yıllardır işsiz, kimseyle anlaşamıyor. Ağzı var dili yok ama ne laf dinler ne emir. Evi geçindirmek Zehra’ya kalmış. Zehra, uzun boylu, dal gibi, saçları sırma, beli dik, omuzu geniş bir genç kadın. Lise mezunu Zehra, kafa zehir. İçi dolu, aklı dolu. Konuştukça neşe saçan Zehra. Yoksulun içindeki neşe ölür ya hani yokluktan, ondaki ölmemiş, o neşesini yaşatmaya kararlı. "Neşeni besle" der dururmuş kendine.
Yıllar önce meme kanserini sallamış kıçında; yenilmemiş kansere, neşe ile baş etmiş tüm dertleriyle. Neşesini ayakta tutmakta zorlansa da inadı galip gelirmiş her seferinde. Mahallenin en fiyakalı kuaföründe çalışıyor. Müşteri onu seviyor, tüm işlemleri onun yapmasını istiyor. Tırnak kenarındaki etlerle sırlar, kesilen saçlarla hayaller, çekilen tüylerle umutlar konuşuluyor. Kuaförde yaşam koçu gibi takılıyor; sadece saç boyamıyor, törpü yapmıyor, Zehra dinliyor, akıl veriyor, yol yordam gösteriyor. Kiminin kalbine iyi geliyor, kiminin aklına, kiminin hayallerine dokunuyor. Dinlemek herkesin harcı değil, Zehra bunu iyi biliyor, dinliyor can kulağıyla. Kimse onu dinlemiyor bu dükkânın duvarları dışında. O da anlatıyor kendini, o da yol istiyor yordam istiyor. Dükkân dışında Zehra bir hayalet…
Yiğit’in bir annesi, bir babası var; kimsesi yok. Yiğit 9 yaşında, fanatik Fenerbahçeli. Okulda şanı da var, üstelik çok da çalışkan. Annesine zorla maç yayını yapan kutudan aldırmış, maçları kaçırmıyor. Okul takımında hem de. Çok sevecen Yiğit, merhametli, haksızlığa tahammülü yok. Henüz 9 yaşında olmasına rağmen hayatı kavramaya, dertleri yüklenmeye, mücadele etmeye gönüllü. Annesi Zehra’nın çalışkan yüzü Yiğit’in en sevdiği anne yüzü. Annesine çok saygı duyuyor, babası Engin’le arası pek de hoş değil. Sadece bir kez dudaklarından dökülen “Seni sevmiyorum” cümlesi onun için Engin’in kefeni. Çocuklar için babaları bu kadar çabuk ölmez ama Yiğit için durum biraz farklı. Daha 9 yaşında ama içinde bir mezarlık, bir çiçek bahçesi, bir cennet, bir cehennem ve kocaman bir futbol sahası taşıyor. Kalbinde daha yer var!
“Kötü olmak seçilir” derler, sahiden seçilir mi? Engin Yiğit’i sevmediği her gün bunu düşünüyor. Ben kötü olmayı seçtim mi sahiden? Kötü müyüm lan ben gerçekten? Neden kötüyüm? Sokakta yaşayan bir deliyi ekmeğimi çalmak istediğinde öldürdüğüm için mi? Sahi onun için mi? Oysa sokakta o delilerden, evsizlerden, psikopatlardan o kadar çok var ki, kimsenin umurunda değil onlar, ben de o pisliklerden birini öldürdüğüm için kötü olamam. Öldürdüğüm adamın cesedini sokağın ortasında bulup kimsesizler mezarlığına gömdüler ve öylece unutulup gitti. Cinayeti kim işledi diye sormadı kimse.
Annesi ve babası yangında öldükten sonra yetimhaneye giden Engin, daha 15’ini doldurmadan sokaklarda devam eder hayatına. “Sokaklar benim evim lannn” diye diye yürür İstanbul’un en tekinsiz, dar sokaklarında. Çocukluğundan beri kıskanır diğerlerini. Onun derdi “diğerleri”dir. Tıpkı öz oğlu Yiğit gibi. Engin, bir tek Zehra’yı onlardan yani diğerlerinden görmedi, kendi gibi olmamasına rağmen. Sevdi Zehra’yı sahiden sevdi. Biraz annesi biraz babası biraz sokaklar biraz kimsesizliği biraz da hayat gibi sevdi.
Bir otobüs durağında tanıştıklarında henüz ikisi de çok gençti. Zehra tuttu onu elinden, korkmadan, ötekileştirmeden. Evine götürdü, yatağına yatırdı, dudaklarını kokladı, yanağını sevdi. Zehra da onun gibi “biraz”dı, onun gibi “tamamlanmamış”. Yiğit’in doğacağını duyduğunda paniğe kapıldı; onu sevmeyecekti, biliyordu, o çocukları sevmezdi. Bütün çocuklar onun hayatından biraz çalmışlardı. Çocuklar hırsızdı, o ise mağdur… İçten içe kıskandı Yiğit’i, oğlunu, öz oğlunu kıskandı. O kadar çok düşündü ki onu öldürmeyi. Hele bebekken, zırıl zırıl ağlarken. O vurmak istediği yumrukları duvarlara vurdu. Kıskandı annesinin memesinden süt emen kendi oğlunu kıskandı. Yiğit de hırsızdı, tıpkı diğerleri gibi. O hep yalnız kalmıştı, peki ya Yiğit? O yalnız kalmaz, Zehra var onun hayatında, benden çaldığı yaşamı ona verecek Zehra… Yiğit, Engin’in çalınmış çocukluğu!
Mahallenin en mavi yüzlü apartmanının en alt katında yaşıyor Yiğit ve ailesi. Akşamları evde sıcak yemek hep var. Annesi tertemiz bir kadın; ev desen bal dök yala. Engin gündüz evi tarumar ediyor ama Zehra ses etmiyor. Okuldan alıyor, okula bırakıyor ya Yiğit’i, ona yetiyor.
Zehra sabahın yedisinde dükkânı açan tek kuaför. Sabah erkenden çıkıyor evden, akşam sekizde evde oluyor; sekizi hiç geçirmez. Önce yemek, sonra çay faslı; biraz nefesi çıksın istiyor. “Yarım saat ellemeyin bana,” diyor. Kitap okumayı seviyor. En sevdiği yazar Rus; hani yaşarken değil, ölünce çok okunan, hani en çok sevilen. Birkaç sayfa kitap okuyor, temizleniyor ruhu. Hayatı seviyor Zehra. Üvey annesi ve üvey babasının işkencelerinden kaçıp kendine bir hayat kurmuş Zehra henüz 16 yaşındayken. Neler geçmiş hayatından, neler. Kendini hiç yalnız görmemiş ama o! Hep hikâyeler varmış hayatında, hep kahramanlar, hep savaşlar! O da Engin’i gördüğünde kendine bakıyor gibi hissetmiş ve aslında kendi elini tutmuş, kendini okşamış, kendini koklamış, kendini sevmiş!
Fenerbahçeli Yiğit bugün ilk kez Fenerbahçe’nin seçmelerine katılacak. Zehra, kuaföre gelen asker eşi Nilgün’den bir torpil bulmuş, sokmuş hemen oğlunu seçmelere. Yiğit’in 10 yaşına girmesine 2 gün var. Engin 41 yaşında, Zehra 38. Yiğit kendine bir oralet söylüyor. Portakallı oralet kokuyor kahvehane.
Zehra manikürü bitirmek üzere; takım seçmelerine gidecekler. Hepsi hazır, Engin dışında. Uyukladığı yerden kalkmış, kahvenin önünde minik minik adımlıyor sokağı. Sigaradan sararmış bıyıkları arasından dumanlar çıkıyor. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor; ya Fenerbahçeli olursa, ya takıma katılırsa, ya sahaya çıkarsa! Yiğit onun en büyük düşmanıymış şimdi.
Yiğit, kalbindeki hayallerle dağın en tepesinde; oradan annesine bakıyor. “Az kaldı Yiğit, birazdan Fenerbahçeli Yiğit olacaksın,” diyor kendi kendine.
Engin Yiğit’e bakıyor göz ucuyla. İçinden mahalleler, okullar, gülüşen yüzler, bıçak ucuyla öldürdüğü adam, yetimhanenin önü, hapishane duvarları geçiyor.
Yiğit’in hayalleri Engin’in gözlerinden geçiyor. Hayaller Engin’e fazla geliyor. Cebinden bir dal sigara daha çıkarıyor Engin. Zehra sarışın kadına gülümsüyor. Engin tabureye oturuyor.
Kahveci çırağı Aziz çay koyuyor önüne Engin’in. Engin sevmiyor çay. Bardağı kaptığı gibi Aziz’in üzerine boşaltıyor çayı. Kahveci fırlıyor yerinden, Engin’i oturtuyor yerine. Aziz içeri yollanıyor. Engin’in en yakın arkadaşı Polat. Yıllardır bu kahvede küflenen Polat. Zehra’ya âşık Polat. Aşkını kalbinde yaşayan Polat.
Polat yangını hatırlıyor. Terzi Aysel’le Çolak İhsan’ın demlikten çıkan yangında vayır cayır yandığını, kül olduğunu hatırlıyor. Gözlerinin kenarından süzülen günler, gözlerinde sıcak bir his bırakıyor. Ateş sönse de için için yanıyor hafızasında.
Yiğit Aziz’in yanına gidiyor koşarak. Aziz’e soruyor:
— Hangi takımlısın?
— Fenerbahçeliyim.
Yiğit gülümsüyor. Sandalyesine doğru yürüyor, oturuyor yerine. Bacaklarında bir uyuşukluk; heyecandan mı?
Zehra kuaförden çıkıyor. Engin Zehra’ya bakıyor. Pencerenin ardından el işareti yapıyor Yiğit’e. Yiğit kalkıyor yerinden. Aziz’e yaklaşıyor, fısıltıyla:
— Şampiyon Fenerbahçe, diyor.
Aziz gülümsüyor.
Zehra sokağın başına doğru yürüyor. Yiğit babasının elini tutuyor. Engin elini vermek istemiyor. Yiğit biliyor; babası onu hiç sevmiyor, Zehra’nın haberi yok.
Engin Yiğit’e söylüyor bir akşam:
— Seni sevmiyorum.
Yiğit ağlıyor.
Yiğit yaralanıyor.
Çıkıyorlar kahveden. Zehra oğluna sarılıyor. Engin Yiğit’in kolundan tutup çekiyor. Yolun kenarından yürüyorlar.
Gittikçe yaklaşıyorlar kulübün kapısına. Engin, yangının olduğu akşam Fenerbahçe maçını izlediğini hatırlıyor. Fenerbahçe gol atmış, mahalleyi duman sarmış. Engin 10 yaşında, anasız babasız kalmış. Ev yanmış, bitmiş, kül olmuş.
Engin hem yetim hem öksüz kalmış.
Yiğit kulübe yaklaştıkça terlemiş. Eli ayağı buz gibi olmuş, kalbinde hayaller.
Engin karşıdan gelen arabayı görmüş.
Yiğit önden yürümüş.
Bacakları sevinçten titremiş.
Engin Yiğit’i kıskanmış.
Engin Fenerbahçe’yi kıskanmış.
Heyecandan ağlamış içine doğru Yiğit. Engin karşıdan gelen arabanın yaklaştığını görmüş. Yiğit’i arabanın altına itmiş. Yiğit’i boğmaya çalışıp beceremediği zamanların acısını çıkarıyordu. Zehra’nın elini tutuyor.
Engin ağlıyor, kimse görmeden.
Zehra ağlıyor, neşesini kaybetmeden.
O sene Fenerbahçe de şampiyon olamıyor.
2026 Şubat
