İnceleme - "Palyaço" Maskenin Ardındaki Keder -Nevin Ulusoy
Sanat unuttuğumuz ya da umursamaz göründüğümüz yaşamın bazı ayrıntılarıyla yüz yüze gelmemiz için bir yol. Belki de yaşam mücadelesinin kargaşası içinde fark etmediğimiz ince ayrıntılarla...
Zihnimizin, ruhumuzun derinliklerinde ne varsa hem karanlık hem aydınlık, bu dünya ve ötesiyle ilgili sorunlar, bazen komik bazen de trajik bir şekilde farklı biçimlerde gösterilir sanat aracılığıyla. Bizi zincirlerle bağlayan şeylerden kurtarmak için bir çabadır bu, azat bilmez köleler olarak önünde eğildiklerimizden. Herkesin sürdürdüğünü gördüğümüz yaşam tarzları, sorgulamadan kabul ettiğimiz gelenekler ve herkesin sahip olduğu amaçlar... Nedenini hiç bilmeden.
Sanat durup düşünmemizi istiyor bizden, yaşadıklarımız, yaptıklarımız üzerine ve en önemlisi de gerçekten istediğimizin bunlar olup olmadığını sorgulamamızı istiyor. Haz nerededir, bencillikte mi yoksa başkalarını da umursamakta mı?
Heinrich Böll’ün “Palyaço” adlı romanı insanları boğan kurumları ve gelenekleri sorgulayan, ahlaksız ahlakı, toplumda baskın durumdaki insanların ve sistemin ikiyüzlülüğünü ortaya koyan bir başyapıt. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman edebiyatının eşsiz bir yazarıdır Böll. 1972’de Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan yazar, 1917 Köln doğumludur ve yaşamını 1985’te, Bornheim-Merten’de yitirmiştir. Yazı hayatına kısa öykülerle başlayan Böll, denemeler de kaleme almıştır. Hiciv ve ironiyle bezeli gerçekçi romanlar yazmıştır. “Palyaço” basıldıktan sonra Katolik kurumlar hakkındaki fikirleri yüzünden sert eleştirilere maruz kalmıştır. Kendisi de bir Katolik olan yazar, dinin sevgi dolu doğasının peşindedir ve kurumların yorumlarının sorunlu taraflarını belirtmektedir.
Hans Schiner, palyaçomuz, gerçekten varlıklı bir ailenin oğludur. Ailesi bir kömür madenine ve başka bir sürü şeye sahiptir ancak kahramanımızın içinde boğulduğunu söylediği geniş evi ve bir sürü arabalarını saymazsak, neredeyse fakir bir aile yaşantısı sürdürürler. Sıkıntılı döneminde onu ziyaret eden babasına çocukluğunda yemekten sonra hiçbir zaman tokluk hissetmediğini söyler. Evlerinde yumurta yoktu, annesi her zaman bunların sağlıksız olduğunu ifade etmişti. Sıcak bir banyo yapmalarına da izin verilmiyordu, bu büyük bir lüks olarak görülüyordu. Annesi sürekli “para ebedidir.” deyip dururdu. “Ebedi para. Ebedi bir aşk.” der palyaçomuz da. Nazileri kötülemekte tereddüt etmez annesi ve ırkçılık karşıtı topluluklarda önemli bir yer edinir. Halbuki savaş zamanı birçok kişi ve sanatçı gibi annesinin de Hitler yandaşı olduğunu gayet net hatırlar Hans. Kızını birliklere ziyarete bile göndermiştir kadın, ziyaret sırasında ölen Henrietta, daha on altısında bir kız. Ablasını çokça düşünür Hans, anne babasını affedemez. Şimdi çok trajik bir durumda görürüz palyaçomuzu, doğru dürüst çalışamaz çünkü tek sevdiği kadın, Marie, dini sebeplerle onu terk etmiştir. Bilinen anlamıyla inançlı biri değildir Hans, bir kiliseye bağlı değildir ama Marie Katoliktir. Üç yıl birlikte yaşamışlardır, ancak Marie huzursuz olmuştur, evlenmek ve çocuklarını birer Katolik olarak yetiştirmektir arzusu. Ne kadar mutluydular oysa. Hans onun dini düşüncelerine karışmamış, onu kilisede ayinlere götürmüştür, dini toplantılara beraber katılmışlardır. Bu toplantılarda insanlarda bir ikiyüzlülük sezmişti Hans. Bize de Frehlingen adında bir işçiyi anlatır. Üç çocuklu dul bir kadınla yaşayan Frehlingen, rahibin bu günahkâr yaşantıyı bırakmasını söylediği için onları terk etmiştir. Kadıncağız fahişelik yapmak zorunda kalmış, Frehlingen de kadına gerçekten âşık olduğu için sarhoşun tekine dönüşmüştür. Hans, rahibin yaptığının tamamen yanlış olduğuna inanır. İnsanlar her şeyi kurallarla açıklamaya çalışırken eğer bu kurallar başkalarına zarar veriyorsa, Hans’ın kurallarla tatmin olmasına imkân yoktur. “İyi ve doğru olanı sanırım kendilerine de bir yarar sağladığı zaman yapacaklardı.” diye düşünür. Palyaço olması toplumsal davranış kodlarının ve insanların fikirlerinin reddi aslında. İnsanlar kendileri için yararlı olan şeyler için harekete geçiyorlar yalnızca ama hep başkalarının yararı için çaba sarf ettiklerini iddia ediyorlar. Hans’ın tek istediği kendisine uygun olduğuna inandığı bir yaşam sürdürmek ve Marie etrafında ihtiyaç duyduğu tek insan. İlişkilerinin başından beri hep engellerle karşılaştılar, en başta da komşular, Hans’ın deyişiyle, şeytandan daha keskin gözleri olan komşuların engeli. Marie bazen “Katolik havası”na ihtiyaç duyardı, Hans’ın işi nedeniyle şehirden şehre gidip duruyorlar, otellerde kalıyorlardı. İkisi de seviyordu bu yaşam tarzını. Marie’nin evi küçüktü, ama bu “dar odalar”da nasıl da ferahlık buluyordu kahramanımız.
Aynanın karşısında prova yapması gerekir Hans’ın, “en etkileyici yanı hareketsiz yüzü olan bir palyaço…” Marie olmadan bunu bile yapamıyor ve biz de Marie’nin onun için ifade ettiği anlamı derinden hissediyoruz. Alıştırmasından sonra en büyük ihtiyacı Marie, aynaya uzun uzun baktıktan sonra. “Böyle anlarda hemen Marie’ye koşar, onun gözlerinde kendimi seyrederdim. O beni bırakıp gittiğinden bu yana yüz idmanımı yapmıyorum. Korkuyorum, deli olurum diye…Beni aynadan geri getirecek kimse yoktu.” Gerçeğin ne olduğunu ayırt edemiyor artık, geçmişte gerçekten ne olduğunu bilemiyor. Boş gardıroba bakıyor, öyle acı çekiyor ki… İçmeye başlıyor, neredeyse hiç parası yok, bazı arkadaşlarına, anne babasına, rahip olmak için eğitim gören erkek kardeşine telefon ediyor. Telefona cevap veren rahibe “ruhsal bir kanama”dan muzdarip olduğunu söylüyor. Rahibin ruh kelimesinden rahatsız olduğunu hissediyor: “Ruhla ilgili bir şeyin bu kadar önemli olabileceğini kavrayamamış gibiydi.” Ona kimse yardım etmiyor, kimse yanında değil, Marie’yi evli, çocuklu olarak hayal ediyor, hep karanlık yerlerde, kiliseye gidip günah çıkarıyor, rahip derdinin ne olduğunu bir türlü anlayamıyor. “Bir palyaço gerek sana.”
Palyaçomuzu öylece bırakırız, o çaresiz halinde, makyajıyla. Maskenin ardında onca keder, görmeyen gözler, onca insanı yansıtan... Zincirlerimizi kırdığımızda bile, insanlar bir şekilde önümüze engeller koyabiliyor. D. H. Lawrence’ın “Lady Chatterley’nin Sevgilisi” romanında toplumsal kuralların ötesinde aşkı bulan çift, hiçe saydıkları kurallar, aslında kendilerini hiç ilgilendirmeyen insanlar yüzünden aşklarını kucaklayamazlar doyasıya. Önyargılar, genel geçer fikirler, yalnızca sahip olmak için sahip olduğumuz şeyler, hepsi kalbimiz için birer zehir. Unutulmaz “Cumartesi Gecesi Ateşi” filminde kahramanımızın dediği gibi: “Tek kurtuluş yolu kendine göre doğru olanı yapmak. Senden bekleneni yapmak çıkar yol değil.” “Palyaço”yu dinleyelim, onun hikayesi bizim hikayemiz, binlerce yıllık insanlık hikayesi. Işık ellerimizde, bütün saçma kurallar ve davranışlardan azade.
