İnceleme - Gülşen-i Aşk - Esra Koyuncu

İnceleme - Gülşen-i Aşk - Esra Koyuncu

Günümüzün modern edebiyat anlayışına yaklaşan, Mehmed Fuad Köprülü’nün “klasik nazmın Tanzimat’tan önceki son üstadı” diye adlandırdığı İzzet Molla, bir yüzünü geleneksel şiire; diğer yüzünü ise Batı’ya dönmüş yeniliğin peşinde bir şairdir. Eserlerinde mahallileşmeye yer vermiş ve bunu eski geleneğe bağlı kalarak yapmıştır. İzzet Molla’yı yenileşme bakımından Şeyh Galib ile birlikte anabiliriz. Her ikisi de klasik şiirin içinde yeniyi aramışlardır ve her ikisi de bir Mevlevî dervişi olup eserlerinde Mevlevî öğretilerine göndermeler yapmışlardır.

Molla ve dönemindeki diğer şairler yaşadıkları dönemdeki siyasi ve sosyal değişimlerle birlikte kalıplaşmış hayalleri bir tarafa bırakarak somut gerçekliğe yönelmeye başlamış ve hayal âleminden değil, somut olan hayatın içinden edebiyat yapmışlardır. Klasik edebiyatın başından beri ferdi bir anlatım tarzına sahip olan sanatçılar artık yavaş yavaş sosyal konulardan da bahsetmeye başlamışlardır. Bu şairlerden biri de İzzet Molla olmuştur. Belki de bu nedenle onun şiirlerinde bugün kullandığımız dile yakın bir sadeliği görüyoruz.

Gülşen-i Aşk, Molla’nın henüz yirmi yedi yaşında yazmış olduğu tasavvufi bir aşk mesnevisidir. Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk adlı eserinin farklı bir yorumu olarak da okunabilir. Her iki şairin de eseri Seyr u Sülûk ve Yedi Vadi üzerinden değerlendirilebilir. Aynı şekilde Mevlevîliğin kademeleri sembolik unsurlarla eserde anlatılır.

 

“Şu dönen gül bahçesi bir seher vakti

Güneş gülünü çıkarıp gösterdi.”

 

Hikâyeye başlamadan evvel şair geleneğe bağlı kalarak Allah’a ve Peygamber’e övgülerde bulunur. Daha sonra mesneviye girişte bizleri bir gül bahçesi karşılar. Eskilerin ünlü kahramanları Mecnun, Leyla, Ferhad, Şirin, Vamık ve Azra bu gül bahçesinin içinde aşk üzerine sohbet ederler. Bülbül, İzzet’in burada olmadığını fark eder ve neden gelmediğini bahçıvana sorar:

 

 

“Dedi ki: Gitmedin mi şimdiye dek

İzzet’i davete öpüp el etek?”

 

Daha sonra anlaşılır ki İzzet, sevgilisi olmadığı için bu daveti kabul etmemiştir:

“Neyleyim gül bahçesini, yârim yok

Gül bahçem olsa da bülbülüm yok”

 

Klasik şiirde gül sevgili, bülbül ise âşık olan kişidir. Tasavvufta bülbül, ilahi olan aşka talip olandır. Bahçıvan ise burada mürşittir. Aslında bahçıvan, onu bu yolculuğa çıkaran ve çileli birtakım olayları yaşamasına sebebiyet veren ilk kişidir. Bunun nedeni ise mürşidin, İzzet’in derdinden anlamış olmasıdır. Her şeyden önce İzzet karakteri sıkkın ve bunalmış bir halde ne yapacağını bilemeyen bir karakterdir. Henüz fıtri olarak insanda var olan sevgi kavramını yüceltememiş ve bu konuda gerekli olgunluğa henüz erişememiştir. Bu konuyu Karen Horney’in şu sözüyle bağdaştırabiliriz: “İnsan, bu uğursuz dünyada, yalnızlığın farkına vardığı an sıkıntı ve ıstırap çeker.” Eserde de İzzet gibi çoğu insan bu dünyada aynı sıkıntıyı çekmektedir.

Bahçıvan bu hali İzzet’ten öğrenir fakat onu bahçeye getiremez. Bunun üzerine bahçıvan, Mecnun’u gönderir. O da başarılı olamayınca Ferhad’ı görevlendirir. Sevgilisini orada bulabileceğini söyleyen Ferhad, İzzet’i ikna eder ve yola çıkarlar. Bir manada Yedi Vadi’nin ilk basamağına karakterin adım attığını görürüz. Talep Vadisi’ne gelen İzzet, arzu ederek bu teklifi kabul etmiştir.

Tardiye bölümünde İzzet’in sevgiliyi somut bir biçimde çizdiğini görürüz:

“Acaba o ay yanaklı orda mıdır

Yine böbürlenerek gökte midir

Yoksa saklı bir köşede midir

Üstelik hâlâ o gül bahçesinde midir

Yürü ey Ferhad aman gidelim”

 

Teklifi kabul etmiş olsa da henüz karakterin dünyevi bağlarını koparamadığını ve somut olan sevgiliye ulaşma arzusunda olduğunu bu satırlarla anlarız.

Çıktıkları yolculuk hiç de kolay olmaz. Pınar üzerinde gördükleri bir yazı sebebiyle yollarını kaybeden İzzet ve Ferhad kendilerini yılanlarla dolu korkunç bir vadide bulurlar. Ferhat korkusundan ölür ve İzzet kendini korumak için bir mağaraya girer. Fakat bu mağara aslında bir ejderhanın ağzıdır.

Eserdeki ejderha ve yılan, insanoğlunun nefsini temsil eder. Bu duygudan kurtulabilmek için de insanın çaba sarf etmesi gerekir. Mağara sanarak içine girdiği ejderha ise dünyayı temsil eder. Artık İzzet Aşk Vadisi içine girmiştir. Aşk ateşinin tam da ortasındadır ve tamamen yanıncaya kadar da burada pişecek, sevgisini yüceltecektir.

Ejderha İzzet’i yutmuştur lakin İzzet’in “Âh” ateşinden rahatsız olur ve etrafa zarar vermeye başlar:

“Ah ejderhası kıvılcım saçmaya başladı

Yılanın kalbini yaktı yandırdı”

 

Âhından çıkan bu ateş, kalbinin kötülüklerden ve nefisten temizlenmesini sağlayacaktır. Seyr u Sülûk yolunda artık nefsin törpülendiğini, beşerî zayıflıktan sıyrıldığını görürüz. Artık İzzet, Aşk Vadisi’nde aşkın içinde yanmaktadır.

 

İzzet’in ejderhanın içinde çile çekerek olgunluğa erişmesi akıllara Yunus Peygamber’in hikâyesini getirir. Allah’ın emrine uymayarak görevlendirildiği kavmi bir gemiyle terk eden Yunus, bir balık (balina) tarafından yutulur. Rivayetlere göre 3, 7 ya da 40 gün burada kalır ve bu zor şartlarda bile Allah’ı zikretmekten geri durmaz; istiğfar ve dua ile meşgul olur. Duaların sonunda balık Yunus’u kabak türünde geniş yapraklı bir ağacın olduğu sahile bırakır. Bitkin düşen Yunus ağacın gölgesinde dinlenir ve iyileşir.

 

“Yarabbi; kusuruma bakma

Aşk ile yandım, ateşte yakma”

 

Bu süreçte Yunus Peygamber gibi İzzet’in de duaları ve olgunlaşması gerçekleşmiştir. Duası kabul edilen İzzet, tıpkı Yunus gibi kendine geleceği ve dinlenebileceği huzurlu bir mekâna Allah tarafından indirilir. İndirildiği gül bahçesinde yaşlı bir adam İzzet’i karşılar ve kendini ona tanıtır. Yolunda çileler çektiği gül bahçesinin aslında bir hayal olduğunu ona söyler:

 

“Gördüğün gül bahçesi rüyadır

Belki rüya değil de hülyadır”

 

“Mevlevî ayinli o pîr benim

Adımız Anadolu’da Celaleddin”

 

Pîr olan, mürşittir. Burada mürşit olan, Mevlânâ’dır. Onun öğretileri ışığında bu eseri kaleme alan Molla’da da konu, yaşanılan dünyaya yabancılaşarak ebedi olan dünyaya duyulan özlemin dile getirilmesidir. Freud, “Anksiyetenin tek sebebi, sevilen objeden izolasyondur.” der. Bu obje insanın anne karnına dönme ve sıkıntılardan kurtulma isteğidir.  

 

Tasavvufun en önemli kişilerinden biri olan mürşit, akılla kalbi birbirine bağlayandır. İzzet aslında tam da burada gerçeklerle yüzleşerek Hayret Vadisi’nin içinde sevgiliye duyduğu hasretle bütünleşir ve ahadiyet mertebesini idrak etmeye başlar. Yaşlı adam, dermanının kendi içinde olduğunu söyler:

 

“Mum ile pervane aynı şeydir

Bunu bilmeyen batıldır, inatçıdır”

 

Aynı Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ında olduğu gibi aşk, insanın kendi benliğindeydi. İzzet artık son vadi olan Fakr ve Fena Vadisi üzerindedir. Âşık ve maşuk kavramlarının birbirinden ayrı olmadığını, tam tersi, bir bütün olduğunu fark eder. Kendisi bir âşık olarak maşuk içine karışır ve yok olur. Bu hiçlikle beraber sonsuzluğu bulur.

 

“Aşktan başka yara bilmem ben

Aşktan başka çare bilmem ben”

Bu beyti şu şekilde açıklamak istiyorum. İnsan bu dünyanın sırrına çeşitli zorluklardan sonra eriştiği vakit aşk ateşinden yanmış bir halde olduğundan dolayı başka bir ateşin ona zarar vereceği korkusuna kapılmaz. Bu nedenle kişi bu dünyanın nefsini ve oyununu geride bırakır. Öyle ki, “Ölmeden önce ölünüz.” hadisi tam da bu konuyu özetlemektedir.

 

Ebediyetin önemini Gülşen-i Aşk’ta vurgulayan Molla’nın, son zamanlarda yaşadığımız şu zorlu günlerin resmini çizdiğini düşündüğüm bir beyti ile sözlerimi bitirmek istiyorum:

 

“Âlemin öyle bir baharına denk geldik ki

Bülbül suskun, havuz boş, haraptır gül bahçesi”[1]

 

 

KAYNAKÇA

 

Ali Budak ve Mehmet Kanar, Gülşen-i Aşk, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2017.

 

Ali Budak, Batılılaşma ve Türk Edebiyatı – Lale Devri’nden Tanzimat’a Yenileşme, İstanbul, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2013.

 

Osman Kavalcı, Gülşen-i Aşk'ta Sembolik Karakterler, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Haziran 1990) , (erişim: 11.04.2020), https://dergipark.org.tr/tr/pub/atauniilah/issue/2739/395552

 

[1] Ali Budak ve Mehmet Kanar, Gülşen-i Aşk, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2017, s. 33.

5 0