
Deneme - Hasret - İlknur Yazıyor
İstanbul’dan mecburen ayrılmak zorunda kalmıştım. Seviniyordum bir bakıma. Yeni çevreye, yeni düzene alışmak kolay göründü bana. Başlarda içim çok rahattı, uyum sağlamıştım ve galiba kalabalıkların gürültüsünden sıyrılmış ve ruhumu sıkan konulardan kendimi arındırmıştım. Ben her şeyin yolunda gittiğini düşünürken günden güne içimde büyüyerek benliğimi kaplayan bir huzursuzluk beni tedirgin etmeye başlamıştı. Hâlbuki ben biraz olsun huzur bulmak derdiyle yola çıkmıştım. İçimde çığ gibi büyüyen iç sıkıntısı zaman zaman beni boğuyordu. Etrafla ilgilenmiyordum, önceleri merakla baktığım her şey beynimdeki çöplükte çoktan yerini almıştı bile. Bilmediğim bir şey vardı; aslında deva aradığım taşlı yollarda ayaklarım çıplak yürüyordum.
Her zaman gittiğim bir kafe vardı, ağaçlar altında. Evimin az ilerisinde, köşeyi dönünce görünürdü. Canım sıkkın olduğunda uğrak yerim olmuştu ve artık mutluyken de gitsem bana hüznü çağrıştırıyordu. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra hiçbir yer bana yaşanılır gelmiyordu. En süslü caddeler, en güzel mesire alanları bile bana bir çöl gibi geliyordu. Evet evet, çölde bir başına bekliyordum. Ağaç olsam kururdum ne su bulabilirdim ne kimse su verirdi. Hasret duygusuyla ateş olur yanardım çaresizce, şimdi ruhumun yandığı gibi.
Sonsuz gökyüzü olan bu evrende duvarlar arasında preslenmiştim. Ne hareket edebiliyordum ne yerimi değiştirme imkânım vardı. Oysa mahalledeki teyzeler hep derdi ki, bir çiçek yerini sevmezse açmazmış. Yerimi sevmiyor değildim ama değiştirince de pek yolunda gitmemişti işler.
Nereye gitsem sevemedim, hep bir kusur buldum. İstanbul’un keşmekeşine alışmış ruhumun dinlenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyordum ve öyle olacağına o kadar emindim ki, her bir kusuru görünmez bir örtü ile örtmüştüm. Fırtınalar kapıya dayanıp örtüyü yerinden oynatınca da gerçekler etrafa saçılmıştı; yapayalnızdım ben aslında. Bilmediğim, tanımadığım bir şehirde binlerce insan içinde yekpare bir taneciktim oradan oraya savrulan. Ne farkıma varan birileri vardı ne de neden burada olduğumu sorgulayan. Aynı göğün altında birbirine değmeyen telaşları kovalıyorduk işte hepimiz.
Gece uyku tutmamıştı, fazla kahve içmekten mi, yoksa fazla düşünmekten mi bilmiyorum. Kafamın içinde dönüp duran düşünceleri tekrar tekrar analiz edip kendi içimde tartışıp salıveriyordum. Bazı tartışmalar hiç bitmiyor ve sabahı ediyordum kendi kavgamla. Uyandıktan kısa süre sonra kendimi yine halıyı incelerken bulmuştum, bilen bilir hayatı sorgulamanın şanındandır halı irdelemek. Gece bitmiş ve ben aynı güne uyanmıştım. Süregelen bu yaşam şekli beni iyice germeye başlamıştı. Her günün birbirine benzer geçiyor olması içinden çıkamadığım bir kuyuya dönüştürmüştü hayatımı. Ne boğuluyorum ne kuyudan çıkabiliyorum. Ateş olmuştum ama aradığım su da değildi.
Salonda otururken dalıp dalıp uzaklara gittim. Ah İstanbul! Herkesin kaçmak istediği ama bir türlü vazgeçilemeyen büyülü şehir... Taksim’e gitmek ve Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş’a inmek çarşı havası almak... Sonra gözüne ilişen Kadıköy vapuruna yetişmeye çalışmak... Vapura bindiğimde başlayan heyecan, karaya ayak basana kadar beni esir alır.
Sanki ilk kez gelmişim gibi heyecandan nereye gideceğimi bilemem. Sokaklarda Leyla gibi dolaşmaya başlarım.
Daha önce ayak bastığım mekanları görünce anılarım birbiri ardına sıralanırdı ve şölen başlardı. Kafamın içinde çalan müzik, içimde kıpır kıpır dans eden bir ruh ve semtin güzelliğine şahitlik eden bir çift göz...
Nostaljik bir havası olan kafe vardı, ilk olarak oraya uğramak istedim. Kahve siparişimi verdim: “Her zamankinden olsun.” Mekân sahipleri, benim gibi daimî müşterilerini ve siparişlerini çok iyi hatırlar. Çalışanlar da bir yerden sonra aşina olurlar benim gibi tiplere. Sevdiğim kahve dışında kahve denemeyi pek sevmem, “Ya güzel değilse. Ya beğenmezsem?” diye düşünmekten karar veremem. Obsesif olmanın lanetiydi bu da işte.
İçimde dolup taşan bir duygu vardı, hasret miydi, heyecan mı, üzüntü mü algılayamıyordum. Karmakarışıktı ama sıkışmışlık gibi kötü bir hal de değildi. Kahvem önüme geldiğinde, dışarıyı izliyordum. Burada ağaçların rüzgarla dansı bir başkaydı, yapraklar daha farklı sallanıyor, güneş farklı doğuyordu bulutların ardından. Gökyüzüne doğru bakarken içten içe dolan içim birden patladı. Durduramadığım bir ağlama hali hakimdi ve neden böyle olduğunu anlayamıyordum. Düşündüm de ben o masaya hiç tek başına oturmamıştım... Yakın arkadaşım, sevgilim, dershaneden arkadaşlar... Etrafımda kim varsa alıştırmıştım buraya. İstanbul’da yaşarken insanla çevrili yaşamımda bir tat vardı, şimdi sanki hiç burada yaşamamışım gibi, bir turist gibi bir başıma kalmak zoruma gitmişti. Herkes anlamıştı ne olduğunu ama ben ağlamaktan kendimi alamadım. Biraz sakinleşmek için sahile doğru yola koyuldum. Sokakta binlerce insan içinde kimseyi tanımadan yürümek, aradığım arkadaşlarının ise hep bir işlerinin olması... Tarifsiz bir aşağı çekilme...
Düşüncelerle sokakları arşınlarken tanıdık bir sima çarptı yüzüme; Sercan Hocayı görmüştüm. Kendisi lisedeyken edebiyat öğretmenimdi, çok sevip çok saygı duyar, çokça sorular sorar ve bazen kafasını şişirirdim. Her durumda bana destek olup yazdığım her şeyi her fırsatta bıkmadan usanmadan değerlendirip beni daha çok yazmam için yüreklendirirdi. Onu görmek çok iyi gelmişti yıllar sonra. Epey özlem giderdik, dertleştik, zamana ve kişilere serzenişte bulunduk. Konu konuyu açtıkça zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Yıllardır öğretmenlik yapıyordu. “Yahu Hocam, sıkılmadın mı daha?” dedim.
Kendisi senaryo yazardı, tiyatro ve sinemaya ilgisi vardı. Hatta bazen fikirlerde ters düştüğümüz de oluyordu. Ne zaman başım sıkışsa soluğu yanında alırdım. Selamlaşıp birer çay söyledikten sonra hayatımda olan bitenden bahsettim. O da şehrin keşmekeşinden biraz sıkılmış olacak ki; “İstanbul hep güzelliklerle anılamayacak kadar derdi büyük de bir şehir benim için” dedi.
Demek ki insan nereye giderse gitsin, kafasındakiler de onunla gidince, sadece yer değiştirmiş oluyordu. Aslında o da sabırlı ve dirayetli bir insandı, demek ki İstanbul herkese ayrı tokat atıyordu.
İç sıkıntılarımdan bahsettim; duvarların üstüme gelişinden, ailemin mesafeli hallerinden, yalnızlık değil de bir başınalığın zorluğundan... “Sıkışmışlık hissiyle baş edemiyorum artık, hiçbir yere, hiçbir şeye uyum sağlayamıyorum. Nereye gitsem bunalıyorum, neyi tutsam elimde kalıyor.” Yüzünde üzüntü ve biraz da merhamet ifadesi vardı. Dönüp dedi ki; “İnsan kendi içine hapsolmuşsa şehir ne kadar denize açılsa da karaya saplanır kalır.” Tokat gibi yankılanan bu cümle bir süre donup kalmama sebep olmuştu ama aklımı başıma getirecek gibiydi.
Acılarımı, sevinçlerimi, her duygumu arkamda bırakıp gittiğimi sandığım şehir bana oyun oynuyordu. “Dur bakalım, dur daha neler göreceksin!” diyordu. Taslağını bitirdiğim son yazımı yine Sercan Hocama ve Demet Hocama gönderip fikir almıştım, güzel cümleler duymuştum ve keyfim yerine gelmişti. Ama artık gitme zamanı gelmişti. Tam bu sırada gönül sızımı gördüm biraz ileride. Arkadaşlarıyla ne güzel sohbet ediyordu. Bense bana bir kere gülsün diye yıllarımı harcamıştım. Ne hayale hacet vardı ne de yeniden aldanmaya. İçimdeki öfkeyi sırtlanıp hızlı adımlarla yoluma devam ettim. Kasvetli hava beni boğmaya başlamıştı. Ben demek ki hep boğuluyordum, kafamdakileri atamadıktan sonra hep bir cankurtaran aramak zorunda kalacaktım. Yanımdan birer ikişer eksilen her şeye ve herkese karşı gardımı alarak indim vapurdan.