Özgür Hayallerin Masalı: Umut - Ebru Doğusoy - Öykü

  • 08.Dec.2025

Özgür Hayallerin Masalı: Umut - Ebru Doğusoy - Öykü

Uzun bir caddenin kalabalık kaldırımlarında yürüyordu. Adımları taş döşeli yolda ritmik bir ahenk tutturmuş, şehrin kaotik havasına usulca eşlik ediyordu. Cadde, hayatın nabzının attığı bir damar gibiydi; sağlı sollu sıralanan giyim mağazalarının vitrinlerinde renkli kumaşlar dans ediyor, mankenler modanın geçici heveslerini sergiliyordu. Elektronik eşya dükkânlarının neon ışıkları, gün ışığında bile parlayarak göz alıyordu. Son model telefonlar, televizyonlar ve kulaklıklar, modern dünyanın cazibesini dışa vuruyordu. Aralarda eski zamanlardan bir esinti gibi duran sahaflar, raflarında sararmış kitapların kokusunu sokağa yayarken; havanın içine sızmış olan kahve kokuları, caddenin ruhunu yumuşatıyordu. Sevimli kafeler, ahşap çerçeveli pencereleri ve dışarıdaki minik masalarıyla masaldan çıkmış gibilerdi.

O ise tüm bu kalabalığın içinden sıyrılmış, kendi sakin dünyasında yürüyordu. Mağaza vitrinlerine bakıyor, camlara yansıyan siluetindense hayalleriyle dolu bir dünyayı görüyordu. Parlak kumaşlar, teknolojik oyuncaklar ya da eski kitaplar değil vitrinlerin ardındaki hikayeler ilgisini çekiyordu. Güneş gökyüzünde cömertçe parlıyor, yüzünde ılık bir dokunuş bırakıyordu. Kendi sessizliği, caddenin kalabalığından da güçlü bir şeyler fısıldıyordu.

Ana caddedeki trafik ışıklarında durdu, yeşil ışık yandığında karşıya geçti. Kaldırımda ilerlerken cebinden küçük bir şey düştü. Bunu fark eden birkaç kişi, yerdeki minik kartı alıp ona seslenmeye başladı, ancak o, hiç dönüp bakmadı. İçlerinden biri hızlıca koştu ve omzuna dokunarak sertçe seslendi; “Deminden beri sesleniyoruz, duymuyor musun? Kartın düştü, al!”. Genç, dudak okuma konusunda ustaydı, kafasını hafifçe sallayarak gözleriyle teşekkür etti. Ardından elleriyle “Teşekkür ederim.” işareti yaparak kartını minnetle aldı. Kartı uzatan kişi, onun sağır ve dilsiz olduğunu o anda fark etti. Şaşkınlıkla geri çekildi, utanç içinde başını öne eğerek oradan uzaklaştı. O ise bu durumlara çoktan alışmıştı. Doğduğu günden beri, başkalarının ‘engel’ dediği sessiz dünyasından memnundu. Ailesinde sadece o işitme ve konuşma engelliydi, tıbbi bir çözümü de yoktu. Bazı arkadaşları işitme cihazlarıyla sesleri kısmen de olsa duyabiliyordu ancak onun doğuştan gelişmemiş duyusal sinirleri buna izin vermemişti. Yine de hayatındaki en özel bağlardan biri yanından hiç ayrılmayan tekir kedisiydi. Kedi yanına geldiğinde, ellerini onun tüylerine bastırır, mırıltılarındaki titreşimi hissederdi. Her mırıltıya zihninden bir renk verirdi; mor, pembe, kırmızı… Hiç duymadığı seslerin renklerle dans edişini hayal ederdi.

Ailesi maddi açıdan oldukça iyi durumdaydı. Bu sayede kaliteli eğitimler alabilmiş, beden ve işaret dilini, ayrıca dudak okumayı çok iyi öğrenmişti. Özel eğitim veren okullarda öğrenim görmüş, ardından Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden başarıyla mezun olmuştu. Duyamadığı her sesi, fırçasıyla tuvale aktarıyor; zihniyle rengârenk dünyalar yaratıyordu. Onun tablolarında sessizliğin bin bir tonu vardı. Renkleriyle konuşuyor, dokularla hissediyor, çizgilerle anlatıyordu. Arkadaşları ve öğretmenleri tarafından sevilen, hayata her zaman umutla ve pozitif bakan biriydi. Sessizliği hiçbir zaman bir eksiklik olarak görmemiş, aksine iç dünyasını daha da zenginleştiren bir hediye olarak kabul etmişti.

Bugün ise, en büyük hayalini gerçekleştirmeye sadece birkaç adım uzaktaydı. İnsanların yoğun olarak geçtiği bir sokakta, geniş ön bahçesi olan ferah bir dükkân bulmuştu. Orası bir sanat galerisi, kitap köşesi ve en önemlisi yaşam alanı olacaktı. Duvarlarını kendi yaptığı tablolarla süsleyecek, en parlak ve canlı renklerle boyayacaktı. Ahşap raflarda eski kitaplar, Retro objeler ve nostaljik plaklar yer alacaktı. Görme engelliler için rampa, ergonomik masa ve sandalyeler yerleştirecekti. Evcil hayvanlarla gelen misafirler sevgiyle karşılanacak, dışarıdaki dostlar için mama kumbaraları kapının önüne konacaktı. Bu mekânda tek kural vardı; telefonlar ve teknolojik aletler bir kenara bırakılacak, insanlar yalnızca birbirlerini dinleyecek, kitaplara ve sohbete zaman ayıracaktı. Küçük bir sahne de kurmayı planlıyordu. Burada amatör müzisyenler, genç tiyatrocular, stand- up sanatçıları sahne alacak; kahkahaların ve alkışların engel tanımadığı bir dünya kurulacaktı. Herkesin kendini ait hissedeceği, eşitliğin ve samimiyetin hüküm sürdüğü bir yer…

Tüm bu düşünceler içini kıpır kıpır etmişti, heyecanla kaldırımda yürümeye devam etti. O sırada köşe başında bir grup sokak müzisyeni durmuştu. Esmer, uzun saçlı genç bir kadın, güçlü sesiyle şarkı söylüyor; çevredeki insanlar ona tempo tutarak alkışlarla eşlik ediyordu. Durdu, gözleriyle melodiyi incelemeye başladı. Sesleri duyamıyor olsa da müziğin titreşimini, insanların yüzündeki ifadeleri, ritmin vücutlara yansıyan enerjisini hissedebiliyordu. Sanki o da duyuyormuş gibi elleriyle tempo tuttu, omuzlarını hafifçe ritme uydurarak dans edercesine salladı. Ve o an kendi sessiz evreninde müziğin rengini gördü: Turkuaz…

Tam o sırada, şarkı söyleyen kız kalabalığın içinden ona doğru yaklaştı. Elindeki mikrofonu uzatıp içten bir gülümsemeyle şarkıya eşlik etmesini istedi. O ise, yüzünde sadece minnettar bir tebessümle karşılık verdi. Kız ısrar edince, biraz çekinerek geri adım attı; kalabalığın içinden uzaklaşmak istedi ama ortam çok sıkışıktı. Ellerini kaldırarak “hayır” anlamına gelen işaret dilini kullandı. Şanslıydı, çünkü kız bu dili biliyordu. Onun mesajını anladı, dudaklarında hafif bir tebessümle sadece “tamam” dedi. O da karşılık olarak gülümsedi. Ardından kalabalığın arasından sıyrılıp yoluna devam etti. Birkaç adım sonra uzakta babasını gördü. Yüzünde tarifsiz bir sevinç belirdi. Adımlarını hızlandırdı, yanına varınca sıkıca boynuna sarıldı. Babası işaret diliyle, dükkân sahibiyle her konuda anlaştıklarını ve artık dükkânın resmen onun olduğunu anlattı. Sevinçleri gözlerinden okunuyordu. Kol kola girip yeni yerlerine doğru yürümeye başladılar. Dükkâna vardıklarında, o büyük bir heyecanla kapıyı açtı. İçeri adım attığında hayalindeki dünyanın ilk tuğlalarını zihninde dizmeye başladı. Her köşeye göz gezdirdi, ihtiyaçlarını not aldı. Duvarlara asacağı rafların ölçüsünü aldı, nereye hangi rengi süreceğini düşündü. Neon ışıklar, büyük abajurlar, klasik araba modelleri, retro radyolar... Her şey bir bir gözünün önünde canlandı. Kalbindeki heyecan, mutluluğa karıştı. Babası, oğlunun bu kararlılığını ve yaşam enerjisini hayranlıkla izliyor, gözlerinden gururla süzülen yaşları saklamaya çalışıyordu. Onun attığı her adım, hayata karşı verdiği sessiz ama güçlü bir cevaptı. İşleri bitirince kapıyı kilitlediler. Bahçeye çıktılar. Birlikte dükkâna bir kez daha baktılar. Babası yüzünü ona döndü ve işaret diliyle konuştu: “İşte şimdi, hayatın boyunca unutamayacağın ‘o an’ı yaşıyorsun. Bu dükkân, senin emeğinin, hayallerinin ve sevginin yansıması olacak. Yol boyunca elbette zorluklar çıkacak, ama her biri sana bir şey öğretecek. Unutma, attığın her adım senin kendi hikâyeni yazacak.”

Gülümsediler, göz göze geldiler. Sonra birlikte eve doğru yürümeye başladılar. Günler, hummalı bir yenileme çalışmasıyla geçti. Yaklaşık bir ay sonra, o eski ve boş dükkân; sıcacık, özgün, herkesin içinde huzur bulacağı şirin bir kafeye dönüştü. Duvarlara kendi çizdiği canlı renkli doğa ve insan portrelerini asmıştı. Tavana eskitme metal şamdanlar yerleştirmiş, raflara kitaplar, eski plaklar ve nostaljik biblolar dizmişti. Her detayda ruhunu, sessizliğinin yarattığı duygu derinliğini hissetmek mümkündü. Artık geriye sadece bir şey kalmıştı: bu özel mekâna bir isim vermek…

Günlerdir düşünüyordu ama karar verememişti. Derken bir akşam, ona işaret dilini sevdiren, yolunu aydınlatan öğretmeni geldi aklına. O öğretmen bir gün ona şöyle demişti: “Yaptığın her işte, aldığın her nefeste beş şeyi unutma: iyilik, doğruluk, çalışma, bilgi ve sevgi.”

Bu beş değer, onun hayat pusulası olmuştu.

İyilik; her hareketinin başkalarına dokunmasıydı.

Doğruluk; kendine ve başkalarına karşı dürüst kalmasıydı.

Çalışma; yalnızca emek değil, tutkuyla üretmekti.

Bilgi; anlamak, gelişmek, paylaşmak demekti.

Sevgi ise, tüm bunların kalbindeki temeliydi.

Ve işte bu yüzden, kafeye “Dostlar” adını vermeye karar verdi. Buraya gelen herkes, eşitliğin, anlayışın ve sıcaklığın içinde kendine bir yer bulacaktı. Engelsiz, önyargısız, özgür bir atmosferin hâkim olacağı bu yer, herkesin kendini “dost” hissedeceği bir mekân olacaktı.

Hemen tabelacıya gidip üzerinde “Dostlar” yazan, beyaz gül motifli bir tabela sipariş etti. Birkaç güne kadar hazır olacaktı. Çarşıdan dönerken, o gün sokakta karşılaştığı şarkı söyleyen kızla yine karşılaştı. Kız onu görünce gülümsedi. O da içtenlikle karşılık verdi. Kız, işaret diliyle ona o gün kötü hissettirmek istemediğini, sadece o anı paylaşmak istediğini anlattı. Yumuşak hareketleri, zarif duruşuyla adeta bir resim gibiydi. Uzun boylu, ince yapılıydı. Dalgalı saçları rüzgârda savruluyor; siyah, küçük gözleri ve kıvrık kirpikleriyle bir oyuncak bebeği andırıyordu.

O da işaret diliyle karşılık verdi: “Zaten nereden bilebilirdin? Sakın dert etme. Ama merak ettim, işaret dilini nereden öğrendin?” Kız başını salladı, “Tamam, anlatacağım. Ama gel bir yerde oturalım,” dedi. O da hemen yeni açacağı kafeyi önerdi. Kızın gözleri heyecanla parladı: “Olur,” dedi. Ve birlikte, hayatın belki de yeni bir hikâyesine doğru yürümeye başladılar. Mesafe kısaydı, hemen vardılar. Bahçedeki masaları gören kız, şaşkınlıkla, “Çok güzel!” dedi. İçeri girdiler. Hayranlıkla duvarlara baktı: “Resimler, kitaplar, biblolar… O kadar uyumlu ki, burası sadece bir kafe değil, bir sanat galerisi gibi.” Raflardan birinde küçük bir melek heykeli gördü. Eline alıp inceledi. Beyaz kanatlı, antika bir figürdü. “Çok beğendiysen sana hediye etmek isterim,” dedi. Ve ardından hikâyesini anlattı:

“Birkaç yıl önce, huzursuz bir günümde, eski eşya pazarında yaşlı bir kadının tezgâhında gördüm. Heykeli elime alınca içim sakinleşti. O sırada Edebiyat Erkanı’ndan bir yazar da oradaymış. Heykeli görünce gülümsedi ve dedi ki: ‘Ümit, karanlıkta yolunu kaybetmiş bir gemiye ışık olabilir. Umut ise o gemideki yolcuların limana ulaşmasının mutluluğudur. Güzel bir masal yazmak istiyorsan üzüntülerini azat et, evlat. Bu melek sana ışık olsun.’ Dudaklarını okuyabildiğim için anladım. Eve gidince söylediklerini yazdım. Bak, şuradaki panoda asılı. Meleğe o günden sonra “Ümit” adını verdim. Artık senin olsun. İtiraz istemiyorum.”

Kızın gözleri doldu. Şefkatle teşekkür etti. Masalardan birine oturdular.

“Hadi anlat,” dedi.

Kız anlatmaya başladı: “Çok ünlü bir besteci, ilerleyen yaşlarında sağır olmuş ama bu müzik yapmasına engel olmamış. En ünlü senfonisini işitmeden bestelemiş. Bu beni çok etkiledi. Nota yazmak için duymaya gerek yoktu, yüreğinde hissettiğin sesler bir şahesere dönüşebilirdi. Bir gün Paris’te bir sokak sanatçısı, işaret diliyle hikâyeler anlatıyordu, insanlar alkışlıyordu. O an karar verdim: İşaret dilini öğrenmeliydim.”

Çok duygulanmıştı. Böyle duyarlı birini daha önce tanımamıştı. Neşeyle ayağa kalktı: “Bak, ne diyeceğim? Ortadaki alanı sahne yapacağım. Açılışta gelip şarkı söylemek ister misin?”

Kız heyecanla, “Olur!” dedi. İkisi de çocuk gibi sevinmişti.

Dört gün geçti. Açılışa saatler kalmıştı. Mor ve beyaz balonlar, papatyalarla süslü masalar, ikramlıklar… Her şey hazırdı. Sevdikleri yavaş yavaş gelmeye başladı. Sahnede son provalar yapılıyor, tatlı bir telaş her yanı sarıyordu. Kapıda konukları karşılamak için beklerken öğretmenini gördü. Hâlâ çok güzeldi. Kısa kızıl saçları, hafif makyajı ve zarif döpiyesiyle ışık saçıyordu. Koşarak yanına gitti, mutlulukla sarıldılar. “Onur verdiniz, öğretmenim,” dedi.

Öğretmeni gülümseyerek, “Asıl ben seninle onur duyuyorum, oğlum,” dedi ve çantasından minik bir köpek biblosu çıkardı. “Bu tatlı köpeğin adı Aşk. Her anın aşk ve sevgiyle geçsin. Dostların hep yanında olsun,” dedi. Yine sarıldılar ve içeri geçtiler. Müzikler çalmaya başladı. Herkes neşeyle şarkılara eşlik ediyordu. İçi huzurla dolmuştu. Kız sahneye çıktı, şarkısını bitirdikten sonra onu yanına çağırdı.

Biraz utanarak sahneye çıktı. “Bugün buraya gelip mutluluğumu paylaştığınız için teşekkür ederim,” dedi. “Burası, adı gibi bir dostluk mekânı olacak. Bazen sessizlikte en güçlü duygular gizlidir. Kelimelerin ötesinde bir bağ kurduğumuz için minnettarım.” Kız bu sözleri konuklara işaret diliyle aktardı. Herkes ayağa kalktı, alkışlar yükseldi. Kelimesiz bir dünya, o gün en güçlü cümleleri kurmuştu.