"Korkunun Köklerine Dönüş: Nosferatu" - EBRU DOĞUSOY, NOSFERATU HAKKINDA YAZDI
Nosferatu, ilk olarak 1922’de Alman sinema tarihinin başyapıtlarından biri olarak hayatımıza girdi. F. W. Murnau'nun yönettiği ‘Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi’, Bram Stoker’ın ‘Dracula’ romanının bir uyarlamasıydı. Filmin orijinal senaryosunda, romanın telif haklarıyla ilgili sorunlardan dolayı "Kont Drakula", "Kont Orlok" olarak değiştirildi. Ancak, bu değişiklik bile Stoker’ın eşinin dava açmasını engelleyemedi. Mahkeme filmin tüm kopyalarının imha edilmesini emretti, ancak bazı kopyalar bir şekilde günümüze ulaştı.
1922 yapımı Nosferatu filminin günümüze gelene kadar birçok farklı uyarlaması sinemada vizyona girdi ve hepsi geçmişin mirasını en iyi şekilde bir üst seviyeye taşıdı.
2024’te, Robert Eggers’ın yönetmenliğinde çıkan ‘Nosferatu’ ise bu klasik anlatıya modern bir yorum getirdi. ‘The Witch’ ve ‘The Lighthouse’ gibi filmleri ile tanıdığımız Eggers, karanlık atmosfer yaratma konusundaki ustalığını bir kez daha sergiledi. Bill Skarsgard, Lily-Rose Depp, Willem Dafoe, Nicholas Hoult ve Aaron Taylor-Johnson gibi oyuncuların kadrosunda bulunduğu bu versiyon kesinlikle eski filmlere bir saygı duruşu gibiydi.
Filmdeki gotik estetik, hem 1922 hem de 1979 yapımlarından izler taşırken, günümüz teknolojisinin sağladığı detaylarla zenginleştirildi. Eggers’ın filmde özellikle neredeyse hiç CGI kullanmaması, Bill Skarsgard’a Kont Orlok rolü için yapılan efsane makyajla birlikte bütün görseli o kadar gerçekçi kılmış ki izlerken tüyleri diken diken ediyor.
Film, en temelde karanlık bir aşk hikayesini konu alıyor. Bir genç kadının ve ona takıntılı derece âşık olan vampirin beraberinde getirdiği olayları izleyiciye sunuyor.
Her ne kadar basit bir konu olarak görülse de özellikle Eggers’ın görsel anlatım tarzıyla hikâye bir üst seviyeye ulaşmış, diyebiliriz. Bununla birlikte her oyuncu, özellikle Bill Skarsgard ve Lily-Rose Depp harika bir iş çıkarmış.
Bill Skarsgard’ın performansı boyunca, bu kadar doğa dışı bir canlıyı bir o kadar doğal yansıtıyor oluşu o korku hissini bizlere geçiriyor. Kont Orlok’un konuşma tarzı ve ses derinliği ile birlikte yavaş ama etkili hareketleri adete izleyici dehşete düşürüyor. Özellikle Nicholas Hoult’un canlandırdığı Thomas karakteri ile olan sahnelerinde bütün bunları çok net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz.
Lily-Rose Depp’in performansı ise şaşırtıcı bir biçimde inanılmazdı. Vücudunu kullanış biçimi hem çok doğal hem de çok şaşırtıcıydı. Eggers’ın Lily-Rose Depp’in hiçbir sahnesinde CGI kullanılmadığını açıklaması üzerine açıkcası kendisine daha da hayran kaldığımı söyleyebilirim. Geleceğin yükselen yıldızı ve belki de ’Scream Queen’i olabileceğini düşünüyorum. Johnny Depp ve Vanessa Paradise’in kızı olan Lily, artık ünlü bir anne babanın kızı olmaktan çok daha fazlası diyebiliriz.
Nicholas Hoult’un canlandırdığı Thomas karakteri ise aslında filmde oldukça büyük bir öneme sahip. Filmin içerisinde olanları ve olacakları onun gözünden görüyor ve öğreniyoruz. Bir seyirci olarak bizde oluşan merak duygusuna karşılık olarak kendimizi Thomas karakterinde buluyoruz. Nicholas Hoult’un performansıyla birlikte bütün taşlar adeta yerine oturmuş diyebiliriz.
Willem Dafoe ise bize cevapları vermek, merakımızı gidermek için karşımıza Dr. Albin karakteri ile çıkıyor. Bu rol için Willem Dafoe’dan başkası düşünülemezdi. Karakterin içerisinde bulundurduğu delilik ve dahilik ararsındaki ince çizgiyi bizelere yansıtma konusunda çok başarılıydı.
Film, bir bütün olarak gotik sinema için adeta bir başyapıt niteliğindeydi, diyebilirim. Dileriz ki bundan sonra çekilecek olan uyarlama filmler de ‘Nosferatu’ kadar başarılı olur.
EBRU DOĞUSOY