Karanlığın İçindeki Işık: Dancer in the Dark - Ebru Doğusoy, Dancer in the Dark filmini yazdı
8 Mart Dünya Emekçi ve İşçi Kadınlar Günü, bir kutlamanın yanı sıra mücadeleyi ve direnişi hatırlama günüdür.
Tarih boyunca kadınlar, eşitsizliklere, adaletsizliğe ve toplumsal baskılara karşı seslerini duyurmaya çalıştı. Sinema da bu mücadeleyi anlatmanın en güçlü yollarından biri oldu. Lars von Trier’in 2000 senesinde çektiği Dancer in the Dark filmi bizlere tam olarak bunu gösteriyor.
Dancer in the Dark, gerçekliği ve adaletsizliği en çıplak şekilde gözler önüne seriyor. Merkezinde ise hem fiziksel hem de toplumsal anlamda karanlığa hapsolmuş bir kadın var: Selma.
1970’ler Amerika’sında, Çekoslovakya’dan göç etmiş bir işçi olan Selma, oğlunu tek başına büyütmeye çalışan bir annedir. Genetik bir hastalığın pençesinde, her geçen gün görme yetisini kaybetmektedir. Ancak onun için asıl tehlike, gözlerinin önündeki karanlıktan çok, çevresini saran vicdansızlık ve güvensizlik ortamıdır. Tek amacı ise oğlunun da aynı hastalığa kurban gitmesini engellemektir; bunun için gece gündüz çalışarak para biriktirir. Ama adaletin güçlüden yana olduğu bir dünyada, bir kadının kendi hayatı üzerinde söz hakkı ne kadar olabilir? İşte bu noktadan sonra film bizi bambaşka bir noktaya götürmeye başlar.
Film boyunca Selma’nın gerçeklikten kaçış yollarından biri, müzikallerin büyülü dünyasıdır. Hayat ne kadar acımasız olursa olsun, onun zihninde her şey melodiktir; makinelerin sesi bir orkestraya, ayak sesleri bir dansa dönüşür. Ancak ne yazık ki, müzikle doldurduğu bu dünya bile onu kurtarmaya yetmez. Ezilmiş işçi sınıfının üyesi bir kadın olarak Selma’nın mücadelesi kaçınılmaz bir trajediye dönüşür.
Lars von Trier, el kamerasıyla çektiği sahnelerle izleyiciyi Selma’nın dünyasına hapseder. Dünyayı Selma’nın gözlerinden görmeye başlarız. Onun çaresizliğini, korkularını, umudunu ve en nihayetinde kurban edilişini neredeyse birebir yaşarız. Kamera, soğuk ve sert bir gerçekçilikle Selma’nın hayatına girdiğinde ise müzikal sahnelerde anlık olarak gerçeklikten kaçmayı başarırız ama bu kaçış bile gidişatı değiştiremez. Çünkü Trier’in dünyasında masumiyet hiçbir zaman korunamaz.
Filmin başarısının en büyük etkenlerinden biri de Björk’ün unutulmaz performansı.
Björk, oyunculuk konusunda hiçbir profesyonel deneyimi olmamasına rağmen sinema tarihinin en etkileyici performanslarından birine imza atıyor. Onun titreyen sesi, boşluğa bakan gözleri ve her şeye rağmen içinden taşan umut, Dancer in the Dark’ı bu kadar sarsıcı yapan unsurların başında geliyor. Filmde Catherine Deneuve, Peter Stormare ve David Morse gibi güçlü isimler de yer alsa da hepsi Björk’ün performansının gölgesinde kalıyor.
İşte tam da bu yüzden Dancer in the Dark filmden öte, bir çığlıktır. Düzeni sorgulatan, adalet kavramını tartışmaya açan ve özellikle kadınların tarih boyunca nasıl göz ardı edildiğini, ezildiğini, susturulduğunu yüzümüze vuran bir eser.
Selma’nın hikâyesi, sesini duyuramayan, adaleti bulamayan, fedakârlıkları yok sayılan tüm kadınların hikâyesi.
EBRU DOĞUSOY