ACI-SEVİNÇ GELGİTLERİ - NEVİN ULUSOY, CABİR ÖZYILDIZ'IN "DÜNYANIN BÜTÜN KARINCALARI" KİTABI HAKKINDA YAZDI
Sanat, varoluş yükümüzün meyvesi, yuvası, kelimeler, kareler, ezgiler, dokunuşlar, devinimler. Acı ve sevinç, yaşantılarımızın içinde yoğrulduğu nehir, akışında zehir ve bal, sanatın elimizden tuttuğu yerde. Doğanın içinde, ağaçların, çiçeklerin, kuşların takviminde, zamanın akıl almaz baş döndürücülüğünde, hızını kestiremediğimiz, bazen de yavaşlığına hayret ettiğimiz anlar, keder yükünde, sanatın yürek dili oluşunda umuda açılan. Bütün ağırlıkları üst üste bindiren azgın dalgalar, sevgi çırpınışlarıyla gözbebeklerini kanatlandıran ılık meltemler. Varoluş, gelgitler kucağı.
Cabir Özyıldız’ın Vacilando Kitap’ta yayınlanan ikinci öykü kitabı “Dünyanın Bütün Karıncaları” tam da bu acı-sevinç gelgitlerinin kucağına bırakıyor bizi, kulağımızda “Eski Zaman Türküsü”yle. 1978 Adana doğumlu yazarın öyküleri Parşömen Edebiyat, Oggito, Panedebiyat gibi çeşitli basılı ve dijital mecralarda yayımlanıyordu. Yazarla tanışma kitabımız olan “Eski Zaman Türküsü”, memleketin hüzünlü hallerine derinden bir bakış sunan öykülerle kalbimizdeki yerini almış, arkasından gelecek edebiyat güzelliğine umut tohumları ekmişti göğümüze. Bu ilk kitapta tadını aldığımız öyküler kıvamını bulmuş, büyülü bir lezzette. Yeni yılın bütün karanlığı delip geçen inatçı sevinç pırıltıları elimizdeki edebiyat nefasetiyle yüklü kitapla da yolumuzu aydınlattı. On öykü, on dünya, on yolculuk. Büyü, acıyı, sevinci kucaklamada, samimiyet dolu derin bir gözlem, bilinç deryasının yansımasında. Sevinç ama karanlığın en dibinde, acının katranında umuda yer verdiğinden. Sanat, varoluş kayasının altında kalanlara da el verdiğinden. Sevgi Soysal’ın Adana sürgün günlerini de anlattığı “Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri” kitabında dediği gibi: “Sanatçı… acısına ortak olan, ortak olmakla kalmayıp insanı, dünyayı iyiye, güzele değiştirmek isteyen… Umutsuz insanları konu edinmek, umutsuzlukların mutluluğa dönüşmesini istemek, sanatı böylesi bir oluşumun hızlandırıcısı kılmak güzel bir düşünce sayılmaz mı?”
Modern dünya insanının yepyeni sıkıntıları, belki binlerce yıllık ama modern dünyanın başka türlü sırtlanan, sırtlanamayan sıkıntıları. Filistin, ilk öykü, ilk vuruş, “Başlangıçların Annesi”, insanlık şiirinden öykü dünyasına, ah Mahmud Derviş! Yaşamın bütün acılarıyla yaşanası olması. Belki bir asır süren gece, geceler:
“Gece zifir. Sessizlik almış yürümüş. Uyumamış olanlar nefes aldıkça ciğerlerindeki tedirgin yara gitgide büyüyor… Sessizliği bölen tek şey gökten yağan gürültüler. Onlar yağmur değil, yeryüzüyle buluşunca bin parçaya bölünen yitim melekleri.”
“Unutmayın Ha!” Bu sürgün, sebepsiz ağaçlarından, topraklarından zorla çekip koparılmış insanların da sessiz çağrısı. Felaketlerden felaketlere sarsılan dünya ve onun içinde küçük bir şeylerle iyiliğe koşan adsız karıncalar:
“Elimizden ne gelir ki?”
“Geldiği kadar işte.”
“Haberler kalabalığı uğursuz rüzgarlar gibi dolandı”ğında karıncalar. Filistinli dedenin karısına ait yeşil gömleği sırtına geçirmesi Cuma’nın bileğindeki “lüle taşından imamesi gümüş tespihe” karışıyor. Sırtlarını defne ağaçlarına, yüreklerini reyhan kokularına yaslayan karıncalar. Yığıntılar ruhlarına işlerken insanlıkları tamamlanır adeta. Kalbimizdeki “bütün o gülümser kuşlar üzünçlenir” okudukça. Yoksulluk, mahalle arsızları, sefalet, göç, bir başınalık, çalmayan telefon, yürüyen işçiler, her gün yüreği ayrı boğan memleket halleri, aşkın kırıntısına muhtaç olanlar, sancı, en keskininden. Gölge, “doludan alıp boşa koyulan bardak” çatladığında sızanlar zehre dönüşür, çöplerin içinde didinip yaşam kayasını tekrar tekrar dağın tepesine çıkaranlar, izbelerde yiten çocukluklar. Bazen Tanrı anlatıcıdır karşımızdaki, bazen ilk ağızdan dinleriz, iç sesler hep eşlik eder. Cümleler, satırlar ince işçiliğiyle kamaştırır uçurumlarımızı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Ben Deli miyim?” romanında bahsedilen işsizlik, sefalet, açlığın suça bulaştırdığı insanlarla karşılaşırız sanki. Suat Derviş’in “Fosforlu Cevriye”, “İstanbul’da Bir Gece”, “Gel Eve Dönelim” romanlarındaki olaylar, kişiler, toplumun dışına itilmiş ya da yoksullukla büklüm büklüm olmuş insanlar. Yine Sevgi Soysal’ın “Türkiye’nin Kalbi, Kabul Günleri” kitabında özellikle “Öte Yaka” başlıklı yazısında anlattığı yoksul Adana, bir yanda zenginliğini nasıl göstereceğini bilemeyenler, diğer yanda akmayan sular, yağmurda sel olan yollar, fabrikaların yakınına kondurulmuş evciklerde ömür tüketen, tükenen insanlar, hepsi capcanlı “Dünyanın Bütün Karıncaları”nda. Yazarın da söylediği gibi Yılmaz Güney’in unutulmaz “Umut” filminden sahnelerin içindeyiz, yaşam filmin kendisinden daha mı kasvet yüklü bilemeyip okumaya devam ediyoruz çaresiz, tutulduk öykü dünyasının tılsımına, yakıcı bir serinlik satırlarda. Uzun yıllardır değişmeyen şeyler, “Kerr”, “her şey tekrar eder”, Tayfun Pirselimoğlu’nun eşsiz romanı ve kendisinin yönettiği aynı adlı filmini hatırlar insan elinde olmadan. “...olan bitene mana arayanların biçare kaldığı bu memleket…” Elinde olmadan tekrarlar insan Bakunin’in sözlerini: “Ben ancak çevremdeki tüm insanlar, erkekler ve kadınlar, eşit derecede özgür olduklarında özgürüm.”
Düşüncenin zinciri nerelere salınıyor, “düşünmek bataklıktı” cümlesi karşımıza geliyor, düğümler iyice sıklaşıyor. “Yaşamı düğümlemeden çözemezsin.” diyor Oruç Aruoba “De ki İşte”de. “Sessizliğin kulpunu” tutuyoruz biz de, “...gözbebeğinde rengarenk bir çocuk kahkahasının ışıltısı asılı kaldı”ğında kahramanın, “şen kuşların susup uzun, kuzgun karası cümlelerin kapısının açıldığı” bu “zilsiyah” akşam öyküleri, damarlarımızda çağlayan olup rüyalarımızda da ruhumuzla dolaşıyor. “Bu labirentten çıkmanın bir yolu olmalıydı. Önüne dikilen duvarları, yürüdüğü kaygan zemini düşündü. Kayması ya da kaybolması an meselesiydi. Bu kördüğümü kesecek tek şeyin kendi kılıcı olduğu geldi aklına. Büzüldüğü yerde kendine sarıldı.” Yazar, Oruç Aruoba’nın bahsettiği “yaşamak uçurumunun doruğu”ndan sesleniyor bize, Aruoba’nın yaşam bilinciyle: ”Acısız yaşam sevinçsiz; hüzünsüz yaşam neşesizdir. Yaşamak, sevinçli acılar çekmek, hüzünlü neşeler yaşamaktır.” Sevgi Soysal’ın dediğince “Akdeniz Olur Gülümse” diye fısıldıyoruz, onunla birlikte hüzünlü yüzler geçerken bir bir gözümüzün önünden, genzimiz alev alev. Yüreğin dilinin tercümanı sanat, acılı sevinçlerle bağrına alıp umut denizine salıyor işte benliğimizi.
NEVİN ULUSOY